Belalı bolluk…

15 Eylül 2016 22:12
A
a
İnsanları bir arada toplum haline getirip bağlayan değerlerin çürüyerek gevşemesi, iktisadi gelişme kerterizinden bakıldığında, sanayi toplum yapısından bilgi toplumuna geçen-geçmekte olan toplumlarda görülmesi, bir rastlantı mıdır dersiniz ?
      Mesela, ülkemiz gibi…
       Ne var ki, çürüme ve gevşeme unsurlarının sadece bu günün Türkiye’sine has bir fenomen olmadığını, Selçuklu Sultanı Muciruddin’e yazılan bir mektuptan anlıyoruz…
      Mektupta, “Mümkün olan en kısa zamanda ve otoritenin ulaşabildiği her yerde yolsuzlukların, adam kayırmanın adaletsizliklerle zulmün ve rüşvetin kökünü kazımak için elinden geleni yapmakta kusur etmemelisin. Ülkemizin halkı ve şerefi, ülkemizin zenginliğidir, unutmayasın”…
      Demek ki, bugün ülkemizde gördüğümüz ve bütün insanlığı kasıp kavuran beşeri ahlaksızlık ve çöküntü unsurları, geçimlik üretim yapan tarım toplumlarında da doz farkıyla aynen vaki…
        Ne var ki, günümüzdekini tariflemek için kelime ve kavram yokluğu içinde durumu nasıl tarif edeceğimizi bilemiyoruz…
                                Xxxxxxx
      “Onlar işbaşına geldiklerinde, yeryüzünü fesada boğmaya, ekini ve nesli de helak etmeye çalışırlar” beyanında bulunuyor, Kuran’ı Keriminde, Yüce Allah’ımız (C:C)…
         “Onlar” kimler ola ki ;
         Topluma modellik ederek iç dünyalarına yerleştikleri halkı kendilerine özenti duymaya sevkeden sıra dışı kişiler. Ekabiran takımı, devlet ricali, kanun nizam yapma ve uygulama yetkisine sahip olanlar, eşraf ve  kendilerine “hacıefendi – hocaefendi” dedirttikleri vasat halkın, elpençe divan durmalarından zevk alanlar, mütegallibe takımı vs,vs…
       En önemlisi de zenginler, extra zenginler, süper zenginler ve az zamanda büyük işler başarmış! Hiper zenginler…
       Ve de, sosyetik ve döşeklik yıldızlar…
                                   Xxxxxxxxx
        Protestani inanç felsefesine göre bu dünya, geleceğin öteki dünyasının tarlasıdır. Ötenin cennetinde huzurlu, rahat ve mesut bir hayat sürmek isteyenler, oranın konforunu bu dünyayı tohumlayabildiği oranda garantiler.  Özetle, dünyanın başarı ve zenginliği öte dünyaya taşınabilir, yeter ki burada başarılı olunsun…
       Başarıdan murad edilen ise, zenginlik, nicelikli zenginlik..
                                 Xxxxxxxxx
      İktidara gelen bütün grupların başta gelen hedefleri iktisadi kalkınma.  Osmanlının küllerinden kan dökerek kurulan yeni Türkiye Cumhuriyeti her alanda ve konuda yoklar ülkesiydi. Var olabilmenin anahtarı da kalkınma…
         İktisadi kalkınma ve gelişmenin tek yolu üretim alanından geçiyor, istihdamın alan hacmini genişleten faktör ise, üretilenlerin de tüketimi…
        Tüketim krizi, yani pazarda yaprağın kıpırdamaması, gerilemeye işaret…
        Üretmeden ve dolayısıyla tüketmeden ne kalkınma olabiliyor ne de gelişme ve zenginleşme mümkün…
                              xxxxxxxx
         Sömürgeciliğin dünya çapında yaygınlaştığı bir dönemde Thomas Hobbes, “insan, insanın kurdu” olduğu safsatasını felsefi ve ilmi bir görüş olarak ortaya attı. Yaşayabilmek için insanların birbirlerini boğazlaması gerekiyordu. Darwinizmin tabii seçkinleşme nazariyesiyle insanlara yaşama hak ve imkânını sağlayan faktör, güç faktörü olurken, amaca ulaşmak için her yolun meşruiyetini ilan etmek de, Makyavel’e düştü.
                                xxxxxxxx
       Osmanlının külleri üzerine kurulan Yeni Türkiye Cumhuriyeti, bir yanıyla yoksulluğundan, diğer yanıyla da ülkede egemen siyasetin kalkınmacı karakterde oluşundan, Batı sermayesi, yönetimin talebi üzerine ülkeye akmaya başladı. Bilhassa 1950 sonrasında…
      Yatırımlar yatırımları takip ediyor, kalkınma politikasında  model korumacılık olduğundan, maliyet yüksekliği üretilenleri sadece iç piyasaya sevkettirince, sıra gelir mallarımıza müşteri yaratmaya…
        Bu görev de sendikalara verilir. Toplu sözleşmelerin dayatmasıyla da kamu ve özel sektör işçileri para denizinde yüzmeye başlıyor…
         Belalı bolluğun başlangıç noktası buradadır…
                                   Xxxxxxx
         İstanbul’un taşıyla toprağının altın oluşu, içe dönük sanayileşmenin İstanbullarda kol işçisine ihtiyaç duyuşu, doyumluk tarım köylüsünün İstanbullara gelince cebinin birden para görüşü, halk, üretilen mallara gerekli olup olmadığına bakmaksızın birbirleriyle yarışarak saldırması, bütçelerimizi boşalttı, insanımızı hak ve insanlık yolundan şaşırttı…
        Üretici sermayenin, genelde protestani yabancı olup yerlisinden farksızlığı, yarışa gaz vermek amacıyla basın ve reklam sektörünü kusturasına besledi. Beslerken de aramalı ve hammadde olarak çevreyi çöle çevirdi ve insanımız da böylece, insanlığının yanında Müslümanlığını da terk etti…
       İşte bunlar, işbaşına, tezgâh başına, halkın başına ve patron olarak işçilerin başına gelince, ekin ile birlikte nesli de helak etmeye çalıştılar ve muvaffak da oldular…
                              Xxxxxxx
      Geçenlerde otobüs durağında oturmuş bekliyordum. Üç çocukla başı güzelce örtülü bir hanım geldi. Çocuklar küçük, ikisi kız biri de oğlan. Dörtlük gibisi kız olup kıçında da bir pantolon…
        Pantolonun her iki paçasında, dizlerinden bileklerine kadar beşer altışar santim uzunlukta ve ikişer parmak aralıklarla yedi sekiz tane kesikler var. Kesiklerin altına başka renkten bezler konularak içten yama gibi dikilmişler
          MODA YA !...
         Tanrıları öyle buyurmuş…
         Girişteki sorunun cevabını verelim…
         Rastlantı değil, boşlukta kalanın, cebinde para görmüş olanını eşyanın tabiatına uygun, saptırması…
 
1000
icon

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

hava durumu HAVA DURUMU
anket ANKET

e-gazete E-GAZETE
arşiv HABER ARŞİVİ
Bu haber ilginizi çekebilir! Kapat