Loading...

Haçlı seferleri-8

12 Mayıs 2018 21:37
A
a
Fransızlar, Almanları felakete duçar eden yolu takip etmemek için sahilden gitmek suretiyle İzmir ve Ayasuluğ yolu ile giderek, kayalar arasında daracık yollara tesadüf etmişlerdi. Nizam ve intizamını adeta kaybeden şövalyeler, bir de bu sırada Türklerin taarruzuna duçar olunca kendilerini zar zor Pamfilya sahillerine atabilmişlerdi. Burada ordu için yiyecek bolca bulunmuş oldu. Daha sonra deniz yoluyla gitmek arzusu izhar ederek, Bizanslılar’dan gemi istemişlerdi. Bizanslılar bu istek karşısında o kadar az sayıda gemi vermişti ki, şövalyelerin ancak pek az bir kısmı gemiye sığmış, geri kalan kısmı ise kara yolu ile yapmak üzere perişanlığı yaşamaya devam etmişlerdi. Ehli salibin bu müthiş iki ordusundan, Filistin’e birkaç şövalye birliği, iki kraldan başka kimse vasıl olamamıştı. Takvimler, m.1148 yılını gösteriyordu. Bu kuvvet de sonunda Kudüs şövalyeleri ile birleşerek Şam’a taarruzda anlaşmışlardı. Böylece Şam’ın bahçelerine taarruz başlamış oldu. Aynı zamanda da, Atabey tarafından gönderilen ordunun buraya gelmesi karşısında ehli salip burada da barınamayıp bindikleri gemiler onları Avrupa’ya taşıma görevine başladılar.
Avrupalılar’ın bu haçlı seferi hiçbir şeye yaramamıştı. Avrupalılar’a peş peşe gelen bu bozgunu kabul etmek kolay olmadı. Büyük bir üzüntü içinde verdikleri hüküm Bizans’ın tutumu idi. Bu tutumu Bizans’ın iğfal etmesi diye nitelendirmişler, şark Hıristiyanlarını da kendilerine ihanet ettiler tespitinde bulundular. Umulur ki, Sultan Fatih’in Bizansı fetih harekâtı esnasın da, Bizans’ın imdat feryatlarına Avrupa aleminin kulak tıkamasında yukarıda işaret ettiğimiz şarka, garbın verdiği kararın önemi ziyadedir diye düşünüyorum. Evet 1453’te Sultan Fatih, Fethi Mübin’i sağlamak için ‘top inkılabı’nı gerçekleştirirken, top sesleri Bizans için yıkılacağını hatırlatırken, Avrupa Hıristiyanları rönesans ve reformu yaşarken Bizans’a sahip çıkacak siyasi ve içtimai bakımdan kendini müsait görmediğinden Konstantin’e fiili bir sahiplenmeyi benimsememe de, haçlı seferlerinde Bizans’ın haçlılara gösterdiği tutumun payı herhalde tek sebep değilse de, akabindeki sebeptir. (M.H.)
Frank Hıristiyanlardan Alınması: Ehli Salib’in maruz kaldığı güçlüklerin getirdiği yorgunluklar cereyan ederken, Sultan Nurettin Urfa’yı ele geçirmiş, akabinde Şam’ı istirdat ederek yani kurtararak almış, Kudüs Krallığı’nın hudutlarını taciz etmeye başlamıştı. Bu arada da Hıristiyanlar arasında da bozgunculuk, fitne, durumu değerlendirme farklılıkları zuhur etmiş, adavet yani birbirlerine düşmanlıklar, krallar arasında, kraliçeler birbirleriyle, kontlar, baronlar da, markiler ve markizler de velhasıl bir kıskançlık rüzgarı değil kasırgası yaşanıyordu. O zamanlara kadar Hıristiyanlar güneyden hiçbir taarruza maruz kalmamışlardı. Mısır’da Fatimiye Halifesi, ehli salip ile sulh ve sükunet içinde yaşamıştı. Fakat Nurettin fetihleri ve başarıyı Mısır’a kadar temadiden yani uzatmasından vaziyet büyük değişikliklere sebebiyet verecek hale geldi. Mısır’da hilafet sözü tesire sahipti. Bütün kuvvet ve iktidar vezir elinde idi. Bundan dolayı Fatımi Halifesinin kumandanları arasında farklılık zuhur edip, bunlardan Şavir, Şam’a firar edip Nureddin’den imdat talebinde bulunmuştu. O zaman Nureddin Kürd kumandanlardan Şirkeveh kumandasında Mısır’a ordu göndermişti. Şaver, Sultan Nureddin’in himayesinde vezir olmuş fakat çok geçmeden Nurettin’den de tehlikeye maruz kalacağını anlayınca Kudüs kralına müracaatı kararlaştırdı. O zaman Mısır ordusu Hıristiyanlarla birleşerek, Şirküh’ü Mısır’dan çıkarmayı başarmışlardı. Şirküh, Mısır’a 2. defa taarruz etmişse de, bu sefer de başarılı olmamıştı. Ne var ki, Hıristiyanlar bu sefer de, menfaat hissiyatı ile her türlü vicdani hissiyatı feda ederek Mısır’ı istilaya, şehri yağma eylediklerinde tarih m.1168 yılını gösteriyordu. Şavur, bu sefer bütün ihanetlerden üzüntü ve pişmanlık içinde Nurettin’den istimdat eylemişti. O derecede ki, Fatımi Halifesi Azad, Nurettin’e hanımının saçlarından göndererek: “Sana, saçlarını takdim ettiğim kadınlar, kendilerini Frenklerin taarruzunda halas eylemenizi istirham ediyorlar” demekteydi. Bu sefer, Şirküh tekrar Mısır’a gönderilmiş, uzun müddet kalmayı sağlamıştı. Buradayken, Şavir’i öldürtmüş, vezaret makamını kendi işgal ederek, halife namına Mısır’ın yegane hakimi olmuştur. Şavir’in ölümünde yeğeni Salahaddin’in Şavir’e halef olduğu görülmüş, az sonra halife de vefat edince Mısır halifeliğini m.1171 yılında Salahaddin Eyyubi lağvetti. Salahaddin üç sene sonra Nurettin’in vefatını fırsat addedip, Suriye ve Elcezire’yi yavaş yavaş zaptederek Sultan lakabını almıştı. Salahaddin koruyucu karakteri ve şecaati olan bir şahsiyet olarak, Hıristiyanları bu topraklardan uzaklaştırmayı kendisine bir vazife saymaktaydı. Bu halin neticesi evvela, ehli salibin, Salahaddin karşısındaki durumu tehlike karşısında olduklarını bu haçlılara anlatmış oluyordu. Şimdi, Kudüs ve civarına yerleşen Hıristiyanlar, en cesur İslam kahramanları tarafından yapılan gerek güneyden, gerekse doğu cihetinden tehdit alıyorlardı. Hıristiyanlar Askalon civarında pek makbul olmayan başarıya ulaşmışlarsa da, ‘Yordan’ yakınlarında büyük bir mağlubiyet gördükten sonra Salahaddin’in, Konya Sultanına karşı icra ettiği seferler esnasında iki defa mütareke yüzü görmüşlerdi. Buna rağmen rahat duramamışlardı. Hıristiyan senyörlerinden birinin Şam’dan, Arabistan’a giden kervana itmesi, Salahadin’in şikayetini icap etmiş, Kudüs kralının ret cevabı vermesi, Müslümanların bu şanlı kahramanında, büyük bir intikam hissi uyandırmıştı. Salahaddin bu ret cevabı karşısında kervana taarruz ettiren Reno’yu kendi elleriyle öldürmeye yemin etmişti. O zaman tüm El Cezire, Suriye ve Mısır’da bütün Hıristiyanlara karşı cihad ilanı yapılmış, pek kısa bir zaman diliminde Kudüs krallığı istila olunurken m.1187’de Tıbriye muhasaraya alınmıştı. Hıristiyanlar, şehrin batı yönünde ordugahlarını kurmuşlar, bu ordunun mevcudu iki bin şövalye, 18 bin piyadeden ibaretti. Hava o kadar sıcaktı ki, komutanlar savaş için tereddüt içindelerdi. Nihayet bir sabah savaşmaya karar verilmiş, öğle vaktine kadar Müslümanlar ile savaşılmış, Hıristiyanlar mağlup ve bitap bir halde Hatin Tepesine çekilmişlerdi. O zaman çalı ve otları tutuşturmuşlar, şövalyeleri susuzluktan, sıcaktan ve dumandan mecalleri kalmamış hale getirerek, tepelerden aşağıya atmışlar, etraflarını çevirmek suretiyle ele geçirebildiklerinden intikam almışlardı. Artık Kudüs Krallığı Salahaddin’in eline geçmişti. Böylece Salahaddin yaptığı yemini yerine getirme şansını kullanabilmişti. Kervan haydutluğunu yapan Reno’yu kendi eliyle telef etmiş olduydu. Templier ve San Jan şövalyelerini idam ettirerek nasıl cezalandırılır dersi vermişti. Birkaç hafta içinde Kudüs ve Sur müstesna olmak üzere bütün şehirler teslim olmuşlardı. Salahaddin Kudüs’ü de muhasaraya almıştı. Şehrin duvarları üstünde gedikler açılır açılmaz, Hıristiyanlar hemen teslim olmuşlar, mallarını almamak, buna mukabil 5 kadınlar, 10 erkekler, fukaraların tümü 30 bin altın vermek üzere şehirden çıkmaya müsaade almışlardı. Kudüs’ten çıkmayı başaranlar, sefalet ve perişanlık içinde telef olarak ortadan kalkmışlardı. Salahaddin Eyyubi; muzaffer ve kahraman ordusuyla Kudüs’e girdiğinde bütün salipleri/putları yıktırmış, camileri buhurlar ve gül suları ile temizlettirmişti. Bir zamanlar Hz. Ömer’in fazilet ve yüceliğine şahit olan bu yerlerde yine Ezan-ı Muhammedi okunmaya başlamıştı. Salahaddin bu şan ve şeref dolu zaferin gölgesinde çadırına oturmuş, bütün kapılarını açtırmış, ziyaretçileri büyük bir tevazu içinde kabul ediyor, onlara kıymettar hediyeler takdiminde bulunuyordu. Kudüs’ün kurtuluşu İslam aleminde büyük bir sevinç yaşanmasına sebep teşkil etmişti. Hakk’ın zulüm ve taassuba zaferini şevk içinde alkışlamıştı.
Üçüncü Ehli Salip: Kudüs’ün Müslümanlar tarafından Hıristiyanların elinden kurtarılmasının akisleri bunların yani Hıristiyanların şaşkınlıktan dehşete düşmesine vesile oldu. Papa 3. Urban bütün prenslere mektuplar yazıp ulaştırmış, Müslümanlara karşı savaşmanın gerektiğini anlatan teşviklerde bulunmuştu. Sonra genel bir perhiz ilanı yapmış, akabinde münacaatta bulunmayı istemiş, bu haçlı ordusuna katılacak olanların bütün günahlarının affedileceğini kefaletine almıştı. Bu seferki, ehli salip yani haçlı seferine üç hükümdar iştirak etmiş bulunuyordu. Bunlar Almanya, Fransa ve İngiltere hükümdarları idi. Alman Fredrik Barbarosa, bütün Alman devlet adamlarını Mayans’da toplamış, hepsini haçlı savaşına davet etmişti. Sonra Kondrad’ın seferinde felaketlere sebebiyet veren galiplikten çekinerek, beş mark serveti olmayanın bu sefer orduya katılmalarının men edildiği yani yasaklandığı beyan edildi. Alman ordusu 100 bin kişi olduğu halde, ilk ehli salibin takip ettiği yoldan hareket etmiş, her kıta bir kumandanın emrinde olmak üzere beş yüz kişiye tahsis olmuştu. 60 senyörden meydana gelmiş ayrıca bir divan-ı harp de kurulmuştu. Bu haçlı ordusu evvela Bizans ile savaşa mecbur olmuş, sonunda Çanakkale Boğazı’nı geçmek için gemiler elde ederek, perişan köyler ortasında Anadolu’ya geçmişlerdi. Kısa bir zaman içinde insana erzak, beygire ot gibi nimetten mahrumiyet bütün atlarını kaybetmelerine, Türk süvarilerinin taarruzlarına maruz kalarak Konya önlerine gelmişlerdi. Haçlılar burada iki kola ayrılmışlardı. Kollardan biri şehrin kapılarını zorlayarak duhul etmek, diğeri imparatorun maiyetinde olduğu halde: “İsa galip! İsa hüküm ferma!” diye bağırmak suretiyle Türkler’in geri çekilmesini sağladılar. Ehli salip şehirde birkaç gün dinlendikten sonra Toros’un taşlık dağlarından geçmişler, Suriye’ye gelmişlerdi. Fakat bir akşam Kral Fredrik nehir kenarında yemek yedikten sonra yıkanmak istemiş, nehrin akıntısına kapılarak mahvolmuştu. O anda Almanlar kederli ve şaşkın bir hale düşmüşlerdi. Bir kısmı gemilere binmiş, bir kısmı da Antakya’ya gitmişse de, orada bulaşıcı hastalık hasebiyle telef oldular. Takvimler, m.1190 yılını göstermekteydi. Almanlar haçlı savaşlarına hazırlanırken, yek diğeriyle hasımane yaşayan Fransa ile İngiltere kralları, Müslümanlar aleyhine bir antlaşma içine girerek, m.1188 yılında her iki memleket hakkında haçlı savaşını ilan etmişlerdi. Hatta yapılacak masrafı kapatmak üzere gelirlerinin öşrünü vermesi teklif edildi. Buna ‘Salahaddin Öşrü’ adı verilmişti. Hazırlıkların tamamlanması akabinde Fransa ve İngiltere kralları yola koyulmuşlardı.
Bu ikili, bu sefer kara yolundan vazgeçerek deniz yolunu tercih ettiler. Fransa Kralı Filip Ogüst Cenova’dan binmiş, Rişar, Fransa ve İtalya’dan geçmiş, Mesina’da iki ordu birleşmiş idi. İtalyanlar, bu ecnebilere nefret dolu bakışlarla bakmaktaydılar. İçlerinden biri, İngilizlerden birisiyle kavga etmiş, bu hal karşısında Rişar, Mesina’yı yağma etmek yoluna gitmişti. Hatta bu yağma esnasında gösterdiği cesaret hasebiyle kendisine ‘Arslan Yürekli Rişar’ lakabı verildiği vakidir. Yine bu sırada Fransa kralı Filip, Sicilya kralına bir mektup yazıp, icabında İngilizlere karşı kendisine muavenet yani yardım edeceğini bildiriyordu. Bütün kış ordular dövüşe dövüşe ilerlemekteler idi. Zaman dilimi m.1191’in ilk baharını gösterirken Fransızlar Suriye’ye gelmişlerdi. Onların peşi sıra takipçileri olan İngilizler’de şiddetli fırtınalar hasebiyle Kıbrıs sahillerine düşmüşlerdi. O zaman diliminde Kıbrıs’ı yönetmekte olan İsak Komnehnos'un, İngiliz gemilerini yağma ettirildiği görülmüştü. Rişar hemen adaya çıkmak suretiyle Kıbrıs sahilini korumakta olan Bizans askeriyle çatışmaya girişmiş, yirmi beş gün içinde adayı zaptetmişti. Ahaliye ait yerlerin yarısını almak yoluna gidip, bunları şövalyelerine zeamet olarak dağıtmıştı. Kaleleri ise, muhafız askerler koyarak emniyete almayı ihmal etmemişti.
İki kral Suriye’ye geldikleri zaman bu bölgeye toplanan haçlı seferi askerleri iki seneden beri Akkâ Kalesini zaptetmeye uğraşıyordu. Haçlı ordusu ovaya toplanmışlar, şehri bir hendeğin yardımıyla ve denizden de gemilerin varlığıyla muhasara altına almışlardı. Salahaddin Eyyubi birlikleriyle Akkâ’yı kurtarmaya gelmiş, bir tepenin yamacına ordugahını kurmuştu. Salahaddin etrafını kuşattığı düşmanla görüşmeleri sürdürmekteydi. Bunun için güvercinlerden istifade etme yoluna başvurmuştu. Zaman zaman Müslümanların gemileri şehre erzak sokma işini başarıyordu. Akkâ kuşatması pek yavaş surette devam etmekteydi. Haçlılar, İtalya’dan getirttikleri kerestelerle, beş katlı üç kule yapmayı becermişlerdi. Ne var ki, Müslümanlar bu kuleleri yakmayı ihmal etmemişlerdi. Kış yağmurları ise, ordugahta, bulaşıcı bir hastalığa vesile olmuştu. Sonunda Fransızlar Filip Ogüst ile Almanlar ise, Avusturya Dükü Leopold ile birlikte gelmiş, iki sene devam eden muhasaradan sonra şehirde bulunan askerler teslim olmuşlardı. Akkâ muharebeleri Rişar’ın şan ve şöhretini hayli artırmıştı. Ne var ki Rişar Akkâ’ya girdiği zaman ise, zulmünün hunharlığını göstermekten hiç çekinmedi. Bunun üzerine Salahaddin Eyyubi, Rişar’a karşı sulh teklifini yapmamışsa da, iki taraf arasında bir mütareke yani günümüzdeki anlayışa göre ateşkes hali meydana gelmiştir. Akkâ savaşı sonrasında Filip Ogüst, Fransa’ya avdet mecburiyetinde kalmış, fakat Rişar’a malikanelerinden hiçbirine taarruz etmeme bahsinde kendisine yemin ettirmişti. Rişar ise bu sırada ufak tefek seferlerle vakit kaybetmişti. Sonunda ise, Kudüs üzerine yürümeye karar verdi. Fakat bu arada kış mevsimi kendini göstermeye başladığında, yağmur, soğukların hüküm ferma olduğu vaki idi. Rişar, Akkâ’ya geldiği zaman kardeşi Jan’ın, Fransa kralı ile uzlaşarak malikanesine taarruz ettiğini haber almış, derhal Fransa’ya dönmüştü. 1193 m. senesinde ise Salahaddin Eyyubi şan ve şeref dolu hayatının sayılı nefeslerini tamamlayarak alemi berzaha kanatlanıp uçtu gitti. Allah’ın rahmetine kavuştu.
İtalya’dan hareket eden yeni bir haçlı ordusu, Hıristiyanların Suriye sahillerindeki şehirleri bütünüyle ele geçirmesini kolaylaştırmıştı. M.1197’de bunlar olurken, İmparator 6. Hanri’nin ölümü üzerine bunlar da dağılmış, o vakitte Kudüs Müslümanların eline kalmıştı. 12. asırda, Hıristiyanların şarktaki hakimiyet alan mevkileri kalmamıştı. Hıristiyanlar buralarda elde ettikleri yerleri kaybetmişler, sahillere doğru atılmışlardı. Kudüs krallığı sadece Finike’ye geçerli bir hale düşmüştü. Akkâ, idare merkezi haline gelmiş, Templierler ve Hospitaller manastırlarını buraya yani Akkâ’ya nakil etmişlerdi. Trablus kontluğu ile Antakya prensliği bir hükümdarın iradesine girmişti. Urfa bütünüyle elden çıkmış, 12. asırda şarkta kurulan dört Hıristiyan devleti iki adete düşmüştü. Buna karşılık Hıristiyanlar batıda, iki yeni devlet kurmaya muvaffak olmuşlardı. Onlar da, Kıbrıs krallığı ile Kilikya’da Ermeni prenslerinden 2. Leon’un idare ettiği ufak krallık idi. Bu krallık 6. Hanri tarafından zaptedilerek Leon’a verilmiş idi. Leon, tesir ve hakimiyeti, Toros dağlarının ötelerine batının Pamfilya hududuna, şarkta Fırat sahillerine kadar genişlik kazandırmasıydı. Sonra Avrupa’dan şövalyeler ve tüccarlar getirterek, şatolara ve şehirlere yerleştirerek, Ermeni reislerini tebalığa, malikaneleri zeamete çevirmişti. Ruhban sınıfı ile avam sınıfının ısrarına rağmen garp yani batı adet ve kanunlarını kabul etmiş, tebaasına Papa’nın nüfuzunu yani tesirini tanıtmıştı. Daha sonra Papa bir vekil göndererek, Tarsus’ta Ermenistan kralına taç giydirmiş, böylece yeni bir küçük Ermenistan krallığı kurulmuştu. Bu krallıkta, Ermeni kalan bir ahalinin üstünde bir de Fransız kibar sınıfı meydana gelmiş, krallık adeta Frank devleti yerine geçmişti. Fiemanillah (devam edecek)
 
1000
icon

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

hava durumu HAVA DURUMU
arşiv HABER ARŞİVİ



 
Bu haber ilginizi çekebilir! Kapat