Musul harekâtının yazdırdığı...

20 Ekim 2016 22:20
A
a
Aziz okurlarım; son yazımızda Eğri Zaferi’nden söz etmiş, bu fethin iki büyük müessiri olan Şeyhülislam Hoca Sadeddin Efendi ile Halife-Padişah 3. Mehmed'in bu zaferdeki metin ve azimkâr tutumları Devlet-i Aliye'nin zaferyap olmasının unutulmaz ve parlak bir örneği olduğu gayrıkabili inkâr bir başarıdır. Yine günümüzden 102 yıl önce aynı zaman dilimlerinde 1. Balkan Savaşı içinde idik. Ne var ki, ordumuz bu savaşlarda dünyayı şaşkına çeviren bir mağlubiyet sergilemişti. 1913'te ise 2. Balkan Savaşı neticesinde Osmanlı Devleti Balkanlar’da 627 sene süren hakimiyetini İttihad-ı Terakki Partisi’nin dahilinde her türlü anlayış ve zihniyetin hayat bulduğu siyasi anlayışlarının sonucunda bir de Almanya oyunu neticesinde 1. Cihan Harbi’ne girerek, yedi cephede çarpışan dedelerimiz, tek bir meydan muharebesi kaybetmemiş olmasına rağmen mağluplar arasında addedilmişlerdir. Böylece Sultan Vahdeddin, kurtuluş Anadolu'dadır anlayışı ileri sürerek, Sultan Abdülhamit mekteplerinin mezunları, kumandan ve idarecilerini vatanın kurtarılmasına vesile olacak, esir düşmüş İstanbul'un pasif rolünü, buna karşılık da, Anadolu'nun insanına aktif görevler taşıyabilecek, başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere vazifelendirdiği eşhasın gayretleriyle, vatanseverlerin inanılmaz fedakârlıklarıyla dört yıl süren savaş yılları 30 Ağustos Meydan Muharebesi’ni kazanarak Türkiye Cumhuriyeti’ni kuracak başarıyı kucakladı. Ne var ki, bu cumhuriyetin kuruluşunun 16. yılında cihan bir defa daha yeniden düzenleme savaşı dense yanlış bir isimlendirme sayılmaz olan, 1939'da başlayıp, 1945’te biten ve düzenlemesi Yalta’da tanzim olunan konferansta yeni dünya düzeni cihana sunulmuş idi. Türkiye Cumhuriyeti ne yapıp etmiş, bu hengameye  dahil olmamıştı. Mağlup İtalyanlar'ın 12 adayı bize, yani Türkiye'ye gelin alın teklifiyle karşı karşıya getirmişse de, ülkemiz savaşa girmemenin ve kederi yok bir halin devamında kalmayı bildi. Osmanlı bakiyesi toprakları paylaşmış, aşiretlerin üzerinde yaşadığı topraklar emperyalistlerin arzusu istikametinde tanzime tabi tutulmuş olup, ülkemiz, olayları ve olanlarıa uzaktan fakat keder dolu bakışlarla seyretmiştir.
Gel gelelim günümüze; ABD'nin siyahi Condoleezza Rice’ının geçtiğimiz yıllarda yirmi iki İslam ülkesini dizayn edeceğiz deyişinin ve bu ihbarın akabinde, Yemen, Fas, Tunus, Libya ve diğerlerine tatbike konan ve Birleşmiş Milletler’in patronu olan beş devletin açık veya gizli yönetimiyle yürütülmektedir bu yollar da! Şimdi Türkiye; hem savaşa hem masaya dalabilmek için ortak harekâta katılmayı realize etme kararına dalmıştır. İnşallah hayırlara vesile olur. Dedikten sonra, Eğri Seferi ve Haçova'yı yad etmeye devam edelim:
Okmeydanı sahrasında kılınan namaz…
Bu sıralarda İstanbul’da; bütün şiddetiyle hissedilen aralıklı ve tesirli zelzeleler Dersaadet halkının kuvve-i mâneviyesini altüst etmiş, bu mağlubiyetler ve zelzelelere İlahi bir ted'ip nazarıyla bakan ve ne yapacağını şaşırmış ahaliye aynı zamanda halife de olan hazreti padişah, Okmeydanı sahrasındaki namazgahta imamete bizzat geçerek namaz kıldırmış ve namazın hitamında, Cenab-ı Allah'a (c.c.) içten gelen bir yalvarışla iltica etmiş, huzuru ilahide af ve mağfiret, Resûlu Peygamber’den (s.a.v.) şefaat dilemişti. Namazdan kalkıldığında yeniçeriler, “Kanunî Sultan Süleyman Efendimiz hem yaşlı hem de nikriz hastalığından muzdaripken başımızdan ayrılmazdı. Zaferler onun ayaklarının altına saçılırdı. Padişahımız efendimiz başımıza geçsin, nasıl zaferler kazanılır” yollu seslenişlerle arzularını bizzat hazreti padişaha duyurdular. Hace-i Sultan, Hoca Sadeddin Efendi hazretleri, padişahı bu hususta teşvik ettikten sonra sefere karar verilmişti. İşte namazgah namazı Eğri seferi öncesi, hazreti padişah niçin tereddüt ediyordu? Bir çok tarihçiler bu tereddüdü rahatına düşkünlüğüne vermişler, bazıları (hâşâ) korkaklığına hamletmişlerdir. Bizde deriz ki; bir sürü mağlubiyetle biten son iki yıl şüphesiz ki, sadece bizim zayıflığımızdan değil, akıllıca kabul etmek gerekir ki, kâfirlerin de zamanını değerlendirmesi, tekniklerini geliştirmeleri, ideal birliğine varmaları muvaffakiyetler temin etmelerinde büyük rol oynuyordu.
Burada çok kısa bir misal vermek isteriz; Selahaddin Eyyubi hazretleri üzerine yapılan haçlı seferlerinde, kâfirler harp sahasında safa dizdikleri askerlerini kalın zincirlerle birbirine bağlarlardı. Ayrıca ağır zırhlar giyer bu askerler hareket kabiliyetlerini son derece kaybederlerdi, üstelik gayet hafif elbiselerle savaşa giren İslâm mücahitleri, bu safların arasına dalıp da her zincirli gruptan üç beş kişiyi cansız veya hareketsiz kalacak derecede yaraladı mı, kâfir savaşma gücünü son derece kaybederdi. Çünkü zincirle bağlı olduğu ölü veya ağır yaralı arkadaşlarını mı taşısın, yoksa şahin gibi İla'yı Kelimetullah için cihat eden İslâm mücahitleriyle mi baş etsin. Tabii zinciri koparamadığından ve cebanetinden perişan olur giderler, çok az bir kuvvetle saldıran İslâm ordusu bu yukarıdan gök düşse mızraklarımızla onu tutarız diyen ahmakları zir-ü zeber ederdi.
Gerek haçlı seferlerinin bunlara kazandırdığı görgü, gerekse Avrupa üzerine doğan bir medeniyet güneşi olan Endülüs Emevi devletinden öğrendikleri ile bu aptalca hatalardan bir de sadece Hıristiyanlık için geçerli reform hareketi ve buna bağlı Rönesans akımı bu adamların terakkilerine müncer olmuştu. Her neyse biz gene mevzuumuza avdet edelim.
Şimdi böyle bir kuvvetin karşısına çıkmak ne kadar büyük bir risktir. Bilindiği gibi ta 1. Murad-ı Hüdavendigâr zamanından beri son koz daima en iyi şartlar tahakkuk ettiği zaman kullanılır usulünü hatırlamak gerekir. Çünkü bir komutanın mağlubiyeti başka bir ordu ile telâfi olunabilir. Ama padişahın kumanda ettiği ordunun bir savaş kaybetmesi telafi edilemez durumlar meydana getirir. İşte hazreti padişahın tereddüdü buradan geliyordu. Yoksa korkaklık ve sefahate düşkünlük gibi ithamlar sadece dar ve suiniyet dolu görüşlülere aittir. Devletin başkanıyla, askeriyle ve ahalisiyle bütünleşmesine bir vesile olmuştu ve hayırlı kararların alınmasına müncer olmuştu.
Padişahın karşılanışı…
Hazreti padişah; Valide Sultan tarafından, ta Edirne’de karşılanmıştı. Eğri fatihi olan oğlunu kucaklayan Valide Sultan, onunla beraber büyük bir debdebe ve şaşaa içinde İstanbul'a duhul etmişlerdi. Şah Abbas tarafından gönderilen Safavi elçisinin, küffar üzerine yapılan seferden dönen padişahı, kıymetli hediyelerle karşılamaya gitmesi fevkalade güzel bir jest, ayrıca Venedik ve Fransız elçileri de dindaşlarını perişan eden orduyu ve onun şanlı kumandanı padişah hazretlerini karşılamaya koşmuşlardı... Fiemanillah. (Kaynak : Büyük Osmanlı Tarihi C. 2 sh.160)
 
1000
icon

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

hava durumu HAVA DURUMU
anket ANKET

e-gazete E-GAZETE
arşiv HABER ARŞİVİ
Bu haber ilginizi çekebilir! Kapat