Rauf Bey kimdir?

15 Temmuz 2017 21:56
A
a
Geçen haftaki yazımızda cumhuriyetimizin ilk yıllarında başvekillik unvanı ile hükümet kurup yönetmiş, eski bir başbakanımızdır, diyerek soru şeklinde sunulan başlığımıza cevap vermiş olalım. İstiklal Savaşımızda pek mühim görevler yapmış ve Ankara'da 23 Nisan 1920'de açılan Büyük Millet Meclisimizin açılmasına vesile olacak olan Osmanlı Meclisi Mebusanı’nın kapatılmasının sağlanmasında büyük fedakârlıkları görülmüştür, bunun mükafatı da kapanış sonrasında Malta Sürgünleri arasına alınmış ve esarete düşmüştür. Malta'dan dönüşü ise Mustafa Kemal Paşa'nın yanına koşması olmuştur, Medine müdafii Fahreddin Paşa’nın yaptığı gibi. Devlet-i Aliye zamanında Rauf Bey hakkında yazılmış bir risaleden Osmanlıca’dan sadeleştirme yaparak sizlere sunmaya devam ediyorum bugünkü yazımda da. Diyor ki yazar: “Rauf cidden kahramandır! Denizcilik tarihinde görülmemiş ve bahriyenin fevkalade inceldiği şu zamanda görülmesi, imkan dahilinde görülmesi zor bir kahramanlığı gerçekleştiren, Yunan payitahtının çok yakınını yalnız başına bombardıman eden cidden Barbaros’un torunlarındandır. Millet büyüklerini iyi tanımalıdır. Tarihini, büyüklerini iyi bilmeyen, onların cesurane izlerini takip etmek hissiyatını taşımayan milletler yok olmaya mahkûmdur. Biz bu vaziyet karşısında bir vazife-i vatanperveraneyi gerçekleştiriyoruz. Rauf Bey’in, tercüme-i hayatını, (günümüz ifadatıyla biyografisini takdim ediyoruz. M.H.) Rauf Bey’in babası, çok uzun zaman meşrutiyetten evvel ve sonra bahriye-deniz şurası riyasetinde mahkeme daire reisi ve ayan azası görevinde bulunan Mehmet Paşa’nın oğludur. Mehmet Paşa’nın iki oğlu olup, ilki Hasan Murad Bey, diğeri Hüseyin Rauf Bey’dir.
Hüseyin Rauf Bey, İstanbul'un Cibali semtinde doğmuştur. İlk tahsilini doğduğu yerde yapmıştır. Babası, Trablusgarp’ta görevlendirildiğinden tabiatıyla birlikte gitmişler ve Hüseyin Rauf, Trablus’ta açılmış bulunan askeri rüştiye mektebinde okumuş ve oradan mezun olmuştur. İstanbul’a avdet ettiklerinde Hüseyin Rauf gerek babasının tensibiyle, gerekse bizzat arzusu içinde idadi yani deniz lisesine kayıt olmuştu. Buraya girdiğinde henüz Trablusgarp’tan yeni geldiklerinden dolayı, Rauf Bey, Arapça’ya çalan şivesini henüz unutmamış olduğundan, okuldakiler onu Arap sanmışlardı. Rauf, sınıfları bir bir geçmiş idi. Bitirdiğinde 1313 tarihi Harbiye sınıfına atladığı yıl olmuş, 1315 ise, mülazımsani olarak mezun olduğu zaman dilimini teşkil etti. Rauf Bey, 1297 senesinde doğduğuna göre, bunun üzerine günümüzde 31 yaşında civanmert bir kolağasıdır. 18 yaşında zabit-subay üniformasını dikmiş demektir.
Gençliğinde Rauf Bey Rauf bey pek faal ve kabına sığmayan bir gençlik rüzgarı gibiydi! Talebeliği esnasında okul arkadaşları arasında yaramazlığı ile algılanmıştı. Mektep vaki olan hadise için okul zabitleri hemen nazarlarını Rauf’un üzerine çevirirlerdi. İşin içinde veya başında onun bulunduğunu tahmin ederlerdi. Ne var ki, Rauf’un bu haşarılığını, arsız bir çocukla karşı karşıyayız zannetmişlerdi. Halbuki yaramazlığı yanında son derece nezaket dolu lakin pek mert bir gençti. Bu vasıfları ile arkadaşları arasında sevmeyen hiçbir kimse yoktu. Çok sevdiği arkadaşlarından meydana gelmiş bir grubu var olup birlikte olmalarından çok memnundular. Mektepte en sevdiği arkadaşlarından biri sınıf birincileri Küçük Mustafa Paşalı Kemal ile Üsküdarlı Cevat idi. Küçük Mustafa Paşalı Yüzbaşı Kemal bey şimdi(1328’de) Erkan-ı Harbiye’de bahriye kısmında, Kolağası Cevat Bey’de Barbaros’un 2. süvarisi olup, savaştan önce Hamidiye’de de aynı görevde Rauf Bey’le birlikteydi.
Rauf bey, talebeliğinde taşıdığı gözüpekliği hasebiyle kendinden büyük kişilerin hakkından gelmesinde bu cesaretin rolü hayli fazlaydı. Bugünün fedakar ve tarihi bir kumandanı olan Rauf Bey’in, mektepteki çocukluk halini gösterir üniformalı resmini sayfamıza koyuyoruz. Resmin tetkikinden anlaşılacağı gibi bugün kumandanların en küçüğü nasıl kendisi ise, sınıfının da en küçüğü kendisi idi.
Rauf ve arkadaşları 15 günde bir okuldan izine çıktıklarında doğruca Moda semtinin deniz kıyısına gelirler kotralara binerler ve de yelkencilik yaparlardı. Bu küçük mektep talebeleri yaradılıştan bahriyeli olarak, suya düşer, kayık batırır, yorulur üst baş parçalarlardı. Rauf Bey, yelken bezinden yapılmış pantolon giymeyi severdi. Çünkü o tip pantolonla daha iyi gemici olduğuna inanıyordu. Türk gemicilerine benzemek en hoşlandığı hal idi. Kimi tatil zamanlarında Türk gemicileri gibi büyük kuşak sarardı.
Bu kumandanın hususi hayatını bütünüyle anlatmak çok uzun zaman ister. Şuna inanmalıdır ki; gençlik hatıraları cesaretle yapılmış haşarılıklar ile dopdoludur. Ben; Napolyon’u, Bismark’ı okurken aynı hal ve efkarı onlarda da gördüm. Napolyon da talebeliği esnasında en yaramazlardan biriymiş. Terbiye ilmi alimleri; mekteplerde haşarı ve yaramaz çocukların olmasını makul karşılamakta olduğu görülüyor. Yeter ki, arsız olmasın. Sakin ve hep bir köşeye büzülerek, inzivayı seçen çalışkanlar hayat mücadelesine girdikleri zaman başarılı olmadığı çok oluyor. Halbuki sakin olmayanlar kendisinden daha çok haşarılar kendisinden daha çok çalışanlardan, kitaptan başını kaldırmayıp fakat gayet sakin olanlardan daha fazla başarılı oluyorlar. Mekteplerde haşarı olmak, arsızlık ve ahlaksızlık gibi görülmez. Fakat zannedilmemelidir ki; haşarılık çalışkanlığa ve gayret göstermeye engel olsun. Tam tersine haşarılar başarılarla kucaklaşan zeki kimseler olduğu gibi meselelere vakıf ve de çalışkan kimseler olurlar.
 
RAUF BEY’İN SUBAYLIĞI
 
Hüseyin Rauf Bey, subay çıktıktan sonra bir müddet nazariyesini ameli olarak tatbike geçti. Daha önceleri bahriye subayı olanları mülazımsani rütbesiyle iki senelik hizmete Girit’e gönderirlerdi. Yunan savaşı ve Girit hadiseleri vesilesiyle, bu usul kaldırılmıştı. Her ülkede bahriye mektebinden mezun efendiler, mektep gemisinde veya donanmada talim ederlerken donanmayı mahvetmek için hiç durmamacasına çalışıp, gayret sarf eden Sultan 2. Abdülhamit ve avanesi şüphesiz ki, genç bahriyelileri bir gemiye toplamaya ve onların gözlerini açmaya cesaret edemiyorlardı.
Hüseyin Rauf bey; bazı arkadaşlarıyla gemi kullanmak, denize alışmak, dalga yemek, fırtınalara yakalanmak, denizin zevkini tatmaya nail olmak için İdare-i Mahsusa gemileri kendilerine güzel bir mektep gemisi oldu. Karadeniz’in, Akdeniz’in, Şap Denizi’nin değişik ve çeşitli fırtınalarında, dalgalarında yuvarlandılar. Böylece kudretli bir kaptan ve de seyrü sefain memuru oldular. Rauf Bey, yalnız gemicilikle bir bahriye subaylığının kafi gelmeyeceğinin farkında olduğundan, bir harp gemisinde olmayı istemekteydi. Denizcilik okulunda okurken, hocalarının kendisini sevenlerini ve amirlerine şahsını sevdirmesi neticesinde o sıralarda İtalyanlar’dan satın alınan Abdülmecid ve Abdülhamid torpidolarından birine süvari oldu. Abdülmecid ve Abdülhamid torpidolarında birkaç tane İtalyan memurlar da bulunuyordu.
Bu İtalyan memurlar ile yakınlaşmak suretiyle, önce lisanlarını öğrendi. Rauf Bey, bu defa da boş kalan vaktini İngilizce öğrenmeye vakfetti. Mektepteki İngilizcesine ilaveten bilhassa denizciliğe ait İngilizce kitapları okumaya ve denizcilik hakkında var olan bilgilerine yaptığı okumalar sayesinde çok büyük katkılar ekledi. Deniz savaşlarında görülen ileri hamleleri ve tarzları öğrenmiş oldu. Rauf Bey’in büyük gayretlerle dolu çalışkan tutumu hiç kimsenin dikkatinden kaçmıyordu. Abdülhamid Han; o sıralarda Abdülmecid namında donanmada, mevcudiyetini ispat eden kravozörü yaptırmıştı. Abdülmecid kravozörünü İstanbul’a getiren Amerikalılar arasında Mister Buknam adlı birisi vardı. Buknam; Amerika’da inşa edilen meşhur “Mikaza” adlı Japon zırhlısını da gemisini Krup fabrikası hesabına Japonya’ya götürmekle vazifelendirilmiş, pek meşhur ve sivil bir kaptan idi. Mister Buknam; asker olmayan bir kaptan olduğu halde Osmanlı bahriye nezaretine müşavir yani danışman olarak hizmete alındı. Buknam’ın gemicilikteki ustalığı fevkalade ileri seviyedeyse de, askeri işler hakkında bir bilgi sahibi değildi. Buknam daha sonraları bir Osmanlı amirali olarak, Buknam Paşa olmuştur. Mister Buknam, bu teveccühe ve rütbe tevcihine kendisi de gülerdi. Bu tevcihler münasebetiyle de olmalıdır ki; Buknam Paşa Osmanlıları pek çok severdi. Bu sevginin mahiyeti Türkler ile çalışırken gördüğü yakın alaka onda sevgisinin çoğalıp hizmetinde ülkemiz menfaatini kolladığı, son zamanlarına doğru, bahriyemize son derece müsait şartlar dahilinde iki savaş gemisi almıştı. Bu iki savaş gemisini almamıza Haçlı ordusunun üç büyük devleti almamıza engel oldu.
Buknam’ın bize olan sevgisini anladığımız yukarıdaki anlatımın bu zatın istihdam edildiği zaman Buknam’a pek güzel tercümanlık yapabilecek bir tercüman aranır oldu. Görüldü ki, bu tercümanlık görevinin Rauf Bey’e verildiğinde büyük isabet vardır tavsiyeleri şaşırtıcı bir sayıya ulaştı. Rauf Bey; pek uzun zaman Buknam Amiral’in tercüman ve muavinliğini yerine getirdi. Buknam ile Rauf Bey arasında, öyle bir beraberlik vücuda geldi ki, tarif etmek asla kolay değildir. Nitekim; Buknam Amiral, Rauf Bey’in şahsiyetini pek güzel bulup beğendiğinden, Rauf Bey’e yakın bir arkadaş yaklaşımı sergiledi.
Not: Abdülhamid Han'ın donanmayı mahvetme iddiasının müsebbibi 2. Meşrutiyet ve padişahın tahttan indirilmesidir. İfadeyi iftira ad ederim. Fiemanillah.
 
1000
icon

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

hava durumu HAVA DURUMU
anket ANKET

e-gazete E-GAZETE
arşiv HABER ARŞİVİ


Bu haber ilginizi çekebilir! Kapat