Evde oturuyoruz. Bir arkadaştan bir telefon geldi.

“Çabuk evden çıkın, yanıyorsunuz.’’

Evden fırladık. Bahçede bir şey anlamadık. Duman kokusu var. Nereden geliyor koku? Anlayabilmek için terasa çıktık.  Evimizin üst tarafında dağlar yanıyor. Her yönden esen korkunç, yukarıdan aşağıya bastıran bir rüzgâr. Dağın tepesinde taşlar yanıyor. Orada araziyi biliyoruz. Taşlık arazi. Diken gibi sert, seyrek otlarla kaplı.  Yol kıyısı falan değil. Herhalde sıcaktan olacak, otlar tutuşmuş olmalı. Ama biraz genişçe bir arazi. Duruma bakıyoruz. Oldukça yukarıda başlamış bir yangın. Kolay kolay aşağıya inmez. Taşlık arazi diye kendi haline bırakılmış olabilir. Ama çok sert ve arazi yapısı yüzünden karmakarışık esen bir rüzgâr. Düşünüyoruz. Takip edelim.

Yangın yerinin epeyce altında çamlık var. Ağaçlandırma projesi içinde oluşturulmuş epeyce de büyümüş ağaçlar. Yakınlarında da zeytinlikler. İki cins ağaç da yağlı çıra gibi ağaçlar. Aralarında çok seyrek de olsa 7-8 tane ev var. Askeri karakol ve altında kaymakamlık binası. Daha sonra evler.  Bizim ev de bu araziye en yakın birinci kuşakta bir ev. Durum?.. İzlemek ve teyakkuzda olmak lâzım. Terastan takip ediyoruz.

Bu ara tek bir helikopter denizden su alıyor. Dağda yanan yerlere bırakıyor. Tekrar denize dönüp su alıyor. Biraz öteye bırakıyor. Ara sıra dağın öbür tarafına doğru kayboluyor. Herhalde önlem olarak da oraları ıslatıyor. Su dökülünce ısınmış taşları buharlar kaplıyor. 1-2 dakika sonra tekrar parlıyor alevler. Helikopter canla başla çalışıyor. Ama tek başına yetmiyor. Neden acaba bir helikopter daha yok. Herhalde göndereceklerdir. Tek helikopter ile bu rüzgârda başarılı olunamaz. Rüzgâr ateşi dağıtıyor. O sırada helikopterin yakıtı azalmış olmalı. Yangını bırakıyor ve arkasını dönerek güneye doğru Ada’yı terk ediyor. Kentin hoparlörlerinden bir anons: “Yangın kontrol altında’’  biraz rahatlıyoruz. İnsanlar dikkatle yangını izliyor. Buranın insanı bu gibi durumlara alışık olduğu için durumu kafasında değerlendirebiliyor. Yangın kontrol altında. Kayalar yanıyor... Ama olmaz. Yine de tehlikeli. Yakında çamlık var. Bu helikopter nereye gitti?

Günlerden Pazar ve bayram tatili. Herkes izinde, tatilde… Yetkililerden bir tanıdığım var. Ona telefon edip bilgi almaya çalışıyorum. Neden başka helikopter yok, tek helikopter nereye gitti?

Gelen yanıt:

“Balıkesir’in her yerinde yangın var. Dursunbey’de alevler yerleşim yerlerine ulaştı. Valilik bütün olanaklarını orada kullanıyor…

Buyurun!..

Marmara kaderi ile baş başa.

 İki tane itfaiye arabası var. Bir telaş ile dağa doğru gidip geliyor. Ama hortumlar patlak. Ateşte yanmayan elbiseler yok. Ateşte yanmayan kefen icat edilmiş ama yanmayan itfaiye elbiseleri daha Adaya ulaşmamış. Ne de olsa denizaşırı bir ülke. Buraya ulaşım her açıdan zor. Belki yolda... dır... Gelecektir de… Ne zaman?   Şu yangın… Zaten kaç personel var ki... Neyse, her şeyin hayırlısı… Yine de iyi ki yangın çorak arazide. Ya dağın öbür tarafında olsaydı. Orası makilik arazi. Bayağı sayıda da yazlık evler var. Daha ileride de kalabalık bir mahalle var.

Meğer rüzgâr batıya doğru estiği için biz göremiyoruz. Orası korkunç durumda yanıyormuş. İnsanlar, kadınlar evlerindeki bahçe hortumları ile ayağında yazlık terlikleri ile yangını önlemeye çalışıyorlarmış. Hiç olmazsa evlere yaklaşmasın diye canlarını dişlerine takmışlar... Hayvanlar yanmasın diye ağılların kapılarını açmışlar. Zeytinliklere ateş ulaşmasın. Başka mahallelerden yardıma gelenler olmuş ama yetmiyor tabii. Biz de hortumlarımızı hazırladık, o taraftan habersiz gözlüyoruz… Ve taşlık-otluk arazi derken, ateş çamlığa ulaştı. Kırmızı ateşler, bordo rengi dumanlar bir anda Marmara’yı sardı. Kozalaklar havada uçuyor. Karakolun çatısı tutuştu. Seyrek evler duman içinde görünmüyor. Yanıyorlardır. Yangın Karataşlara yaklaştı… Ve bir anda zeytinliklerde alevler... Nefes almanın imkânı yok. Bizim evde bir ses: “Çabuk evi  terk ediyoruz. Çantanıza ne alabilirseniz alın.” Tapu, sigorta belgeleri bir de para ile tansiyon ilaçlarım geliyor aklıma. Yeğenime, kardeşime birer kazak geçiyor elime. Benim gece üşüyebileceğim aklıma gelmiyor. Boğuluyorum zaten. Yangın 50 metre yukarımızda. Ve orada da evler var. Beni kaçırır gibi arabanın içine itekliyorlar. Nereye???  Doğru İskele meydanına. İskele meydanı ana baba günü. Kadın ve çocuk dolu. Bizim evin erkekleri  “Sen burada arabanın yanından ayrılma. Kapılar kilitli değil. Biz duruma şöyle bir bakıp gelelim…’’

Gittiler… Gelmezler... Deniz otobüsü yanaşmış. İçinden bir misafirimiz bana telefon ediyor. “Meral Abla ne oluyor; Neredesiniz?” “Öbür iskeledeyiz. Kalabalığa doğru yürü. Ben seni bulurum." Neyse... Valiz elinde misafiri teslim aldık. Kardeşim ile yeğenim nerede? Denize gözüm ilişti… Deniz dumandan görünmüyor. Yangından kaçmak için kendimizi denize atsak; faydası yok. Alazdan kavrulur, dumandan boğuluruz…  Ne olacak halimiz… Deniz irili ufaklı birçok tekne ile dolmuş. Yanmayalım diye bizi almaya gelmişler. Boğazım düğüm düğüm. Ama  ağlayacak vakit değil. Aklımın başımda olması gerekli.

Yangın zeytinliklerde... Zeytinlikler insan dolu. Dallar kesiyorlar. Ağaçların arasında mesafe açıyorlar. Dallarla ateşleri dövüyor, korları parçalıyorlar. Acaba başaracaklar mı? Evde Aygaz tüpleri geliyor aklıma. Ya patlarlarsa... Parfüm deodorant şişeleri geliyor aklıma… Meğer evlerin içini bombalarla doldurmuşuz. O hengâmede bir daha parfüm almayacağım diye söz veriyorum kendi kendime.  Bizden yukarıdaki komşular ne oldu acaba? Erkekler battaniyelerle, ceketlerle vuruyorlar ateşlere…

Kahraman Marmara gençleri… Yangın küçülüyor. Duman çoğalıyor. Göremiyoruz. Zaten akşam alacakaranlık basıyor. Allahım hayırlısı ile akşam olsa... Karnımız acıksa da bir masa çevresinde toplanıp akşam yemeğimizi yesek.. .O an o kadar özlüyorum ki bu huzuru. Erkekler teker teker inmeye başlıyorlar zeytinliklerden. Simsiyah, is içinde... Olsun... Kahraman onlar. Kendilerini ateşe attılar.

- - - - - - - - -

Eve nasıl döndük anımsamıyorum.

Ertesi sabah evin bahçesinde korkudan tir tir titreyen bir köpek gördük. Kahverengi tüyleri kavrulmuş. Boynunda tasma. Bize sokuldu. Acıkmıştı. Yeğenim ona sarıldı. Yanık tüylerini öptü. Korkusu geçsin diye.

Ve…  Ağlama zamanı geldi artık diye düşündüm!..

                                                                                M.Meral IŞIK

NOT: Yanmayan elbiselerin yetmeyeceğini düşünüyorum.  İnsan hayatı çok değerli. Bize Allah’ın emaneti. O kadar yapay zekâ dan konuşuluyor. İnsanın ulaşamayacağı yerlere yangın söndürebilecek ve alevler arasında kalmış canları kurtarabilecek robotlar yapılmış diyorlar.

Dilerim en yakın zamanda Marmara’ya ve CAN olan, soluk alabilen herkesin imdadına yetişebilecek bu’’ ŞEY’’ lerden ulaştırılabilir.

‘’MAKAM ARABASINDAN ÖNCE YANGIN ROBOTU’’

                                                                                 M.Meral IŞIK (04.08.2020,Marmara Adası)