Nilüfer’de Gençlik Parkı’nda çimlerde, kanepelerde oturmayı seviyorum.

Bahçeli bir evde erik ağaçlarıyla yarenlik ede ede büyüdüğüm için o güzelliği daima arıyorum.

Parklar, bahçeler beton grisiyle kuşatılan ruhumun huzura açılan pencereleri.

******************

Dün ikindi vakti parktaydım.

Kızlı erkekli gençler çimlere öbek öbek dağılmışlardı; maskeler çeneye indirilmiş ya da kola bağlanmıştı; gazlı içecekler, unlular eşliğinde sohbet koyulaşmış; sevgililer el ele tutuşmuş neşeyle fısıldaşıyorlardı.

Ve köpeklerini gezdirenler; onlar da parkın müdavimleriydiler.

 

68’LİLER

 

Parktaki Üç Fidan Anıtı’na daldım gittim.

Bu anıt bana güven verir, umut aşılar; ne vakit içim daralsa hayata bağlılığımı tazeler. Gururlanırım bu topraklarda bir vakitler yaşamış olan 68’lilerle. Onların yurtseverliklerine, halk ve ülke sevgilerine; kendilerini sosyalizm idealine adayışlarına; aralarındaki yoldaşlık duygusuna; özverilerine, dayanışmalarına, cesaretlerine imrenirim.

68 kuşağı gençliğiyle Z kuşağını zihnimde karşılaştırdım; sonra üzülerek kovdum bu düşünceyi aklımdan. İki ayrı dönem ve “zamanın ruhu’’ denen şey ne kadar farklı.

Ağaçların hışırtısını dinledim; kuşlara, yaz göğünün mavisine baktım buruk bir neşeyle. Bu vakitlerin ışığında her şey sıcak, samimi geliyordu bana.

******************

Mutluluğun sadelikte; sahip olmada değil var olmada; sevgide, sanatta, bilgide ve paylaşmakta olduğunu bir daha kavradım.

Kariyer hırsları, makam aranışları, ünler unvanlar; mal hırsı, iktidar kavgaları, ikili ilişkilerde hiyerarşi kurma çabaları, kibirler, egolar, narsizm kapanına kısılmalar boş geliyor bana.

Devasa bir zamanın akışında; akıl almaz büyüklükteki bir evrende; belki de sırrını asla kavrayamayacağımız olgularla çevrili olarak kısacık bir ömür sürüyoruz sonuçta.

 

İNŞAAT

 

Parktan FSM’ye doğru yürürken bir inşaatın önünde durdum. Uzun süredir hareket yoktu burada. Kentsel dönüşüm kapsamında ev sahipleri müteahhide vermişler ama sıkıntılı bir durumdaydı, neyse ki faaliyet tekrar başlamış.

Gençten biri vardı inşaat işçilerinin yanında, seslendim: “Ev bakıyorum da.’’ Kaldırıma geldi. Dairelerin ne zaman biteceğini ve fiyatlarını sordum. “Bir trilyon’’ demez mi; yutkundum.

Ne dağ, ne deniz, ne orman manzarası var;  önü caddenin diğer tarafındaki apartmanlara bakıyor arkası da öyle; yol gürültüsünü de ekleyin, istenen fiyat akıl almaz.

Gelir farklılıklarındaki uçurum geldi aklıma. Bu nasıl kâr hırsı, bu nasıl rantiyecilik. Alanı olur mu olur.

 

 

KENDİNE AİT BİR ODA

 

İngiliz yazar Virgina Woolf, “kadınların mutlaka kendine ait bir odası olması gerekir’’ demişti. Bir kitabının adı da zaten, “Kendine Ait Bir Oda’’ dır. Kadının özgür olacağı, kendini geliştirebileceği bir oda.

Ben genişletiyorum: “Kendine ait bir evi olmalı insanın’’ diyorum. Avucunda o evin anahtarı olmalı ve o anahtarı kimse çekip alamamalı elinden.

Hayal kuruyorum yürürken aheste aheste.

Gelecekte kentleri devasa parklar bahçeler içinde doğayla bütünleşmiş olarak, az katlı biçimde tasarlamalı.

Geleceğin kentlerinde; herkesin bir evi mutlaka olmalı.

Geleceğin kentlerinde; cam, çelik, beton, asfalt bataklıklarda boğulup uzak düşmemeli insanlar birbirine.

Komşuluklarla, dostluklarla, muhabbetlerle, ev ziyaretleriyle, dayanışmayla, bölüşmeyle, sımsıcak samimi sevgilerle yaşamalı insanlar geleceğin kentlerinde.

******************

FSM’de Uzay Pastanesi’ne girdim…

Ne güzel pastane adları var şehrimizde: Ulus Pastanesi, Ülkü Pastanesi, Uzay Pastanesi.

Ne vakit bir pastaneye girsem canlanırım. Şekerler, kurabiyeler, pastalar, çikolatalar, lokumlar, unlular, börekler, kekler, dondurmalar büyülü bir ışıkla parıldarlar. Benim cennetimdir pastaneler.

Üç top dondurma söyledim: Limonlu, frambuazlı, cevizli.

Bir eşik var; acı eşiği, hüzün eşiği, yalnızlık eşiği. Ömrün bir yerinde bunları aşarsın.

Hayallerin biter ya sevgili okur; işte asıl yalnızlık o an başlar.

******************

Muhabbet kuşum İlham’ı özledim, odama döneyim.