.

Doğru bilinen yanlışlar kategorisinde üst sıralarda “Adalet mülkün temelidir’’ sözü bulunmakta. Birçoğumuz bu sözün Ulu Önder Mustafa Kemal Paşa’ya ait olduğunu bilirdik. Halbuki bu söz yüzlerce yıl öteye Hz. Ömer’e dayanmakta. Arap diline hakim olanlar bu sözün orijinalinin ‘’el adlü esas ül mülk’’ olduğunu söylemekte ve de bu cümlenin esas anlamı Türkçe çevirisi ile örtüşmemekte.
Motomot olarak çevirisine baktığımız zaman daha derin anlamlar içerdiğini, Arapça’da mülk kelimesinin karşılığının sistem, devlet ve düzen olduğunu görebiliyoruz. Devletin düzeni, akibeti ve esasının adaletten sağlanacağı anlatılmakta aslında bu sözde. Adalet bir sistemin her alanında bulunması gereken nihai bir yapıtaştır ve bu söz bunu vurgulamaktadır. Eğer yeryüzünde adalet olmazsa, zorbalık, zulüm, haksızlık hakim olur, düzenin temeli sarsıntıya uğrar; böylece masumlar adaletsizliğin yıktığı düzenin molozları altında can çekişecektir.
İlahi adalet, ne güzel şeysin sen. Yenilip içilir misin? Gözle görülür, elle tutulur musun? Nedir senin kokun, içimize çekip ciğerlerimize bayram ettirebilir miyiz? Tadına bakıp ziyafet çekebilir miyiz?
Ne güzel sormuştu Nazım Hikmet, Abidin Dino’ya; ‘’Bana mutluluğun resmini yapabilir misin’’ diye. Ve ne güzel cevaplamıştı Dino, ‘’Saman Sarısı’’ adlı şiiriyle. Belki resmini çizemedi ama dizeleriyle mutluluğu tanımlamaya çalıştı.  Ve de güzel bir dörtlük ile bitirmişti şiirini;
‘’İşte o zaman Nazım,
Yapardım mutluluğun resmini
Buna da ne tual yeterdi;
Ne boya…’’
Keşke hayatta olsaydı da büyük sanatçı, ‘’Bizlere adaletin resmini çizebilir misin Dino’’ diye sorabilseydik. Acaba çizebilir miydi? Dizelere dökebilir miydi adaleti?
Ütopik bir olgu muydu acaba adalet? Adil olabilmek sadece teoride mi mümkündü? Pratiğe dökülemeyen, meyvesi yenmeyen bir durum muydu? Veyahut yıllar önce büyük usta Nejat Uygur’un da dediği gibi, adalet mürdüm eriği miydi?
Adalet üzerine methiyeler dizeriz, şarkılar, şiirler, besteler, güfteler, destanlar yazarız. Ancak hiçbirimiz adil olmayı aklımızın kenarından geçirmeyiz. ‘’Ey Özgürlük’’ marşını ezbere bilir, ancak etrafımızda birisinin canı yandığı, özgürlüğü kısıtlandığında suspus oluruz. Ne kadar adiliz? Kendi canımız yanmadığında adalet unsuru bizler için birer lakırdıya mı dönüşmekte?
Böyledir insanoğlu, bencildir, umursamazdır. Kendi canı yanmadığında ne adaleti düşünür ne de özgürlüğü. Tek yumruk olmayı, bir olmayı, bir bedende varolmayı, tek bir amaç için hareket etmeyi beceremez. Kendimiz için adalet isteriz, ancak başkaları için adil olmayı bir kez olsun denemeyiz. Adil olmak zordur, ütopiktir bizler için.

Peki adalet mülkün temeli değil de bir mürdüm eriğiyse; dünyadaki savcıların ve yargıçların bunda payı nedir? Hiç düşündünüz mü yargıçların yerlerinin bu denli yüksek olma nedenini?
Adaleti ve dürüstlüğü temsil ettikleri için mi yüksekteler? İlahi gücü temsil ettiği için mi sanıklardan çok üsttedir yargıçlar?
Miyop olmasa dahi, bir sanığın yargıcı o denli uzaklıktan görme ihtimali binde kaçtır? Gürleyen göğün, çakan şimşeğin görülmeyişi gibidir sanık ile yargıcın pozisyonu. Gök gürültüsünü duyup, nereden gürlediğini görememek gibi bir durum olsa gerek.
Aziz Nesin’in Tanrılar tanrısı Zeus benzetmesi bu fikri kanıtlar nitelikte;
‘’ Yargıçlar kurulu yücelerde tanrılaşırken sanıklar alçaklarda insanlıklarından çıkacaklar. Tanrılar tanrısı Zeus’un İda Dağının doruğunda oturması boşuna mıydı? Tanrılar tanrısı olmasaydı ne zoruna o dağın en sivrisine çıkıp otursun! Zeus da insanlar gibi, kırmızı yeşil sarı gidişgeliş ışıklarının yanıp söndüğü caddelere, alanlara inip de itilip kakılsa, omuzlanıp dürtülüp dirseklense, onun tanrılığı mı kalırdı? Demek tanrılık denilen şey, kendiliğinden değil, bulunulan yerden geliyordu.’’
Kafka yıllar öncesinde haklı çıkmıştı. İnsana değil, etikete bakılır tespitini yaptığında yaşadığı dönemin adaletsizlik sistemini güzelce yermişti. Dava adlı kitabında hem hukuk sisteminin yanlışlıklarını hem de bir ruhun fani ve ruhi bedenindeki esaretini gözler önüne sermişti. Yine aynı kitabında ”En üst düzey bir yargıç bile üstlenmiş olduğu bir davada meydana çıkan yozlaşmanın önüne geçemez”gibi olağanüstü güzellikte bir söz söylemişti. Demek ki adaletsizlik kavramı yüzyıllardır dünyanın her yerinde mevcuttu.
Demek ki adaletsizliği belirleyen, politik partiler, siyasi görüşler değildi. Sağcılık veya solculuk, ırk veya mezhep, dindarlık veya dinsizlik gibi kavramlar asla ama asla adalet kavramının yakınından uzağından geçemezdi. Belki de adalet kavramı insanoğlu için bir başka yasaklı meyveydi ve bundan dolayı sahip olmaktan bu kadar endişe duymaktaydı.
Yine Dava üzerinden alıntılar ile gidecek olursak, şu sözü aktarmak gerekecektir;
‘’ - her insan kanun kapısından içeri girmek ister. öyleyken neden bu kapıdan girmek isteyen benden başka kimse olmadı.

- senden başka kimse bu kapıdan giremezdi. çünkü bu kapı sadece senin içindi.’’
 
Olaya bir de edebi boyuttan bakacak olursak; herkesin adaletinin kendi içinde olacağını görmekteyiz. Kanunun, adaletin kapısı aralıktır, ufak bir dokunuş ile ardına kadar açabilirsiniz. Ancak Kafka’nın da dediği gibi sizden başka kimse bu kapıdan içeri giremez.
Adalet mülkün temelidir, el adlü esas ül mülk veyahut adalet mürdüm eriğidir.
Dünyada adalet mi yok? Kapıyı açın, adımınızı atın ve bir değişikliğe sebep olun.
Kimse adil mi değil? Baş kaldırın, harekete geçin, isyan edin.
Adalet mürdüm eriği midir? Bir ısırık da siz alın, afiyetler olsun...