Nasıl öğrenileceğini bilmeyen kişi, okumayan kişiymiş. Bu kişi, okuyamadığından cahil kalmış kişi olurmuş…”

Toparlayalım: “Nasıl öğrenileceğini bilmeyen kişi cahildir…

Bizim vecizemiz değil, biraz eksik.  Doğrusu şöyle olmalıydı…

Alet işler, el öğünür…

xxxxx

Havasını tutturmuş arabanızla gidiyorsunuz. Neşelisiniz, belki, beklentiniz gerçekleştiği için keyfiniz de yerinde. Bir ihtimal, bir kadeh de atıvermişsiniz. Domuz etine hassasiyetini bozmayan nicelerimiz, mekanda düğün dernek olunca götürmüyorlar mı?

Her neyse,  ileriye doğru uzayan tekerlek hattında bir taş. Duruyorsunuz ve o taşı caddenin bir kenarına çekip yolunuza devam ediyorsunuz. Peygamberimiz böyle buyurmuş. Şimdi bu tarz buyruklara, emirlere, tavsiye ve ricalara “peki efendim” diyen yok. Okuma yazma oranımız üç çeyrek…

Fırtına yağmur yok, kanun dışı nümayişçilerle polis arasında bir çatışma olmamış, ekranlarda “Cibali Karakolu” servis ediliyor, millet ekran başına kilitlenmiş ve ortalık süt liman, trafiği engelleyen bu taş, yolun ortasına nasıl geldi, kim getirdi?

Hainlerden biriyse, düşünmesini bilenler bakımından önemi yok. Nasıl öğrenileceğini bilmeyen bir cahilin işiyse, boş vereceksin. Çünkü cahilin cezai ehliyeti yok. Peki, bu suç zincirinin başucunda kim-kimler bulunuyor?

Xxxxx

Erken Cumhuriyet’te okuyup yazma oranı, kişinin yirmi parmağından biri nispetindeymiş. Nasıl öğretileceğini bilenler, vatan kurtarmanın verdiği güç ve azimle, devrin ahalisine iyi kötü,  nasıl öğrenileceğini, izah ederek öğretmiş.  Memleketin ahalisi de, cehlinden “biraz” sıyırmış… 

Cehaletten kurtulmanın “birazı” pek işe yaramıyor.

Erken cumhuriyette, onuncu yıllarda falan, okuma yazma oranı bir çeyrekmiş. Buna karşılık ilk mektebi bitiren postaneye memur olurken, günümüzde bu  nispet üç çeyreğe yükselmiş ama, ne yazık ki, cehalet, fifty-fifty, hayatta kol geziyor.. Liseyi bitirenler dilekçe yazamıyor.

xxxx

Yolda giderken lastiğin patlıyor. Takozun olmadığından, çevreden bir taş bulup arabanı zemine bağlıyor, sabitleştiriyorsun. Patlağı çıkarıp yedeğini takınca, takımlarını toplayarak basıp gidiyorsun.  Arabanı zeminde emniyete aldığın taşı da,  gelip geçenin ayağına tekerine  engel olacak  biçiminde,  yolun ortasına bırakıyorsun. Okuma yazmada da, dilekçe seviyesine yükselmişsin, aferin. Maşallah!..

Gelip geçenin ayağına tekerine takoz olan bu taş, hala yolun ortasında duruyor?..

Suç kimin? Günah değil, suç kimin? Düzen laik, günah eskide kaldı.

Xxxx

 “Alet işler el öğünür.

Gelelim bizim yerli ve milli olanına..

Pırlanta bir öğretidir bu. Bilmiyordum. Beğendim ve bizim yerli kütüğüne kaydını düştüm.

 “Elin öğünebilmesi” için, “Aletin” işlemesi gerek. İşlemesi de, işletmesini bilmeye bağlı.

Kim bildirecek?

Xxxx

Bendeniz efendim, 1945 yılından 1950 yılına kadar beş sene devletin helal  ekmeğini yedim. Aletin nasıl işletildiğini öğrenmek için,  işletmesini bilenlere kendimi götürüp teslim ettim. Eskinin, Osmanlı günlerinde ebeveynler, çocukları bilmeyi bilebilsinler diye, “eti senin kemiği benim” diyerek, bilmeyi bildirebilenlerin ellerine teslim edermiş.

Ben de kendim için öyle yaptım. Aletin nasıl işletileceğini öğrenmeye gittiğim yer, meğerse yemeği lezzetlendirmesini bilenlerin de mekanı imiş…

Tophane’deki, Bursa Erkek Sanat Enstitüsü..

Emirsultan - Tophane hattında sabah akşam, karda kışta yürüyerek gidip gelirdik. Karnesinde hiç kırığı olmayanlara,  devlet hazinesinin yedirdiği,  lezzeti kendinden menkul “Nohutlu pirinç pilavı ve yanında da üzüm hoşafı”. Hasretim ona. Bu günüme kadar, ne Bursa’da, ne İstanbul’da ve ne de Diyarbakır’da yiyip içmişliğimiz  vakidir.. Pirincimiz Asya’dan, nohudumuz Kanada’dan şekerimiz nişastacı Amerikalı’dan!

Bugün her şehirde birkaç üniversite, kasabalarında da fakülteleri. Dünyanın en kötü ve zararlı ekmekleri de Türkiye’nin fırınlarında..

Neden, suç ve günahı kimin?

İzahı çok çetrefil…

Xxxx

Okuma yazma oranının yirmi parmakta bir parmak imiş, vatanın kurtulduğu günlerde. Bu tespitin evvelinde ekonomimiz köylü ağırlıklı  idi.  Tarım toplumlarında halk, mevsimlik ara dönemler hariç  kı….ı  temizleyecek zaman bulmayacak kadar yoğun çalışır. Köy işi köylü işi böyle idi o zamanlarda. Nasıl öğrenileceğini öğrenemeden askere gider ve sonu gelmeyen savaşlara katılırdı gençlerimiz.

Son savaşların en sonundaki mağlubiyetle sona erince, devletin işletme çarkları kökten ve cebri bir değişimle, erken cumhuriyete geçildi. Atatürk ihtilali deniliyor bu değişime.

Xxxxx

Bunun muhtevasında alfabe de yer alıyor. Her yaştan halk, aşina olduğu hurufatları bir kenara atıp hiç görüp sesini bile işitmediği alfabeyi, birinci sınıf talebesi gibi hecelemeye zorlandı. “BAK ALTAN BU AT, BABA ATA OT AT” üzerinden giderek ses uyumuna uğraşırken, kıraatta başarı nispetini yirmide bir parmağına çıkardı.

Gericiliğinden mi,  hainlikten mi, minare bolluğundansa, baş örtüsündense, hacılık ve hocalıktan mı, her nedense. Ama şurası kesindir ki, fidanın ağaca dönüştüğünde eğilip bükülemezliğinden idi.

Mümkün mü bey biraderim,  odunlaşarak çoluk çocuğa karışmış halk, üç günde hafızlığa erebile?

Bir aklı evvel kalkıp da, ”Bundan beri alfabemiz “kril” dese,  beş on sene sonra “kril diliyle” okuyup yazma oranı azami bir çeyreği, belki yarılar. Oysa Cumhuriyetten bu yana iki nesil yazı dilini yeniledi ancak üç çeyreğe ulaşabildi!

Xxxx

Ezanın dili de, değişimde aynı damardan. Dil, Arapçadaki asli hecelemesinden alıp Türkçe kalıbına döküldüğünde, eskinin “eti senin kemiği benim”  anlaşmasıyla hocalarına emanet edilen talebenin yenileştirilenleri, bugün hocalarının k…. parmaklıyorlar. Kimse de sesini çıkarmıyor, çıkaramıyor…

Neden?..

İnönü’yü çok partili demokrasiye zorlayan iç baskı, İkinci Cihan Harbinin olumsuz şartlarından kara borsa, ihtikar yoluyla büyük paralara sahip olan kirli kapitalin, böyle olmasını dayatmasından.

Bu dayatmada, cehalete düşüp de, sille tokat gibi saldırı aramayın…

Bulamazsınız, zira ahlak, müsrifçe harcamayı önler.

Oysa Türkiye’nin iktisadi yapısı, varlığının idamesi israfa dayalı..

Ne kadar çok harcarsanız, o kadar çok kazanırsınız” diyerek avazı çıktığı kadar ekranlarda haykırıyor,

Para puancılar…