Günümüzden yaklaşık 10 bin yıl önce insanlığın en önemli dönüm noktalarından birini geçirdik; Neolitik devrim.

Tarım Devrimi olarak da bildiğimiz bu gelişim, insanlığın saf tüketici durumdan üreticiliğe geçişinin göstergesiydi. Bu geçiş insanlığın adeta önünü açacak ve bu sayede Homo Sapiens 200 bin yıllık varlığının  en hızlı gelişimlerini yaşamaya başlayacaktır. Tarım ve üreticilik insanların belli tarımsal arazilerde toplanmasını gerektirmekteydi. Antik insan dereleri henüz ıslah edememekte, sulama kanalları vasıtasıyla işlenecek toprak alanını arttıramamaktaydı. Bu vesile ile insanlar birlikte ve yerleşik yaşamaya başladı. Bu düzen ve yerleşik yaşam insanların nüfusunun artmasına sebep olacaktı.

Birlikte yaşamaya ve üretmeye başlayan insanlar belirli tarımsal noktalarda ileride büyük şehirlere dönüşecek olan köylerini kurmaya başladı. Birlikte yaşamak ve nüfus artışı oldukça olumlu bir gelişme olarak gözükmesiyle birlikte insanlığın bugününe kadar yansıyacak bazı olumsuz yan etkilere de sahipti. Bunlardan biri olan salgın hastalıkları, vebaları ve onların bazılarını bu yazıda ele alacağız. Hayvan yetiştiriciliği ve hayvanlar arasında olan hastalıkların mutasyon yoluyla insana bulaşması sonucu olan hastalıklar ve bu hayvanların dışkılarından insana geçen Tifo vs. gibi hastalıkların yanında su kenarına kurulan yerleşmelerde bulunan sinekler sonucunda bulaşan sıtma gibi hastalıklarda insanları tehdit etmiş ve sonucunda oluşan salgınlar kitlesel ölümlere sebebiyet vermişlerdir. Dönemin en önemli simaları bile bazen bu salgınlarda hayatını kaybetti. Pelopenez Savaşları sırasında Atina’nın başında olan Perikles’in, Atina’da yaşanan ve yüksek ihtimal Tifüs kaynaklı bir salgın sonucunda öldüğünü biliyoruz.

Birlikte yaşama, insanların yakınlaşmasına ve salgınların daha çabuk yayılmasına sebep oldu. Günümüzde oldukça basit olarak görülen bazı hastalıklar, eski çağlarda insan ırkını oldukça kırıma uğrattı. Bu yazımızda Eski Çağ’da insanlığı etkilemiş olan bazı salgınlardan söz edeceğiz.

Bu vesile ile ele alacağımız ilk salgın, Hitit Ülkesi’nde yaşanan ve I. Şuppiluliuma  ile II. Murşili dönemine denk gelen meşhur salgındır. Bu salgın o kadar zor dönemler yaşatmıştır ki Hitit Kralı II. Murşili meşhur Veba Duası’nda tanrılara adeta yalvarmıştır. Bu yakarışlar bize Hitit dini inanışı hakkında da oldukça mühim şeyler göstermektedir. Hititler tanrılarına hesap vermek zorunda ve onlara olan görevlerini aksatmamak zorundaydı. Eğer bunları yapmazlarsa tanrılar onları veba, doğal afet ve savaşlarla cezalandırırdı. Hititler her türlü hastalığın tanrıdan verilmiş bir ceza olduğuna inanırlardı.Hitit tıbbının pek gelişmemiş olduğu görüşü ise akademisyenler arasında yaygındır. Yapılan kazılarda fazla tıbbi malzeme çıkmaması ve yapılan araştırmalar Hitit tıbbının daha çok Mezopotamya tıbbından faydalandığına ve tıp ilminin gelişmesine pek katkısı olmadığını göstermektedir. Hititler’in tıbbi konularda komşularından hekim istediğini bilmekteyiz.  Aynı zamanda Hititler’in dini gerekçelerden ötürü oldukça temiz bulunmaya çalıştıklarını görmekteyiz.

Hitit Devleti’nde salgın I. Şuppiluliuma döneminde ortaya çıkmış olmalıdır. Bu salgın büyük ihtimalle kralın da ölmesine sebep vermiştir. Hatta ardından gelen II.  Arnuwanda da bu salgından hayatını kaybetmiş ve tahta daha çocuk yaşta olan II. Murşili çıkmıştır. Vebanın yıkıcılığını da II. Murşili’nin bırakmış olduğu metinlerden  anlıyoruz.    

                                                                                                                                                        

”Ey Hatti’nin fırtına tanrısı, benim efendim ve ey siz, benim efendim olan bütün tanrılar!                                                                        

 Doğrudur, insan günah işler. Benim babamda günah işledi. Hatti’nin fırtına tanrısının, benim efendimin sözünü dinlemedi. Ama ben, ben hiç günah işlemedim. Doğrudur, babamın günahı oğluna da geçer, bana da babamın günahı geçti. Şu anda Hatti’nin fırtına tanrısına, benim efendime ve efendim olan bütün tanrılara iletirim ki, doğrudur, biz bunu yaptık. Ve şimdi ben, babamın günahını doğruladığıma göre, Ey Hatti’nin fırtına tanrısı, ey benim sahibim ve ey benim sahibim olan bütün tanrılar niyetleriniz artık değişsin! Artık benim için de yeniden dostça şeyler düşünün! Ve artık vebayı Hatti ülkesinden kovun!”

Burada II. Murşili’nin bahsettiği ve babamın günahı dediği olay, babasının bağlılık yemini ettiği kardeşi Tuthaliya’yı yasaları ihlal ederek tahta çıkmak için öldürmesi olmalıydı. Bunun yanında fetihçi bir siyaset izleyen babası, savaşlar yüzünden  tanrılara karşı olan görevlerini sık sık aksatmıştı. Ayrıca Hitit dininin hastalıklar üzerindeki etkisi de bu metinde görülmektedir. Tanrının cezası olan bu salgın ancak tanrılar tarafından durdurulabilirdi. II. Murşili tahta çıkar çıkmaz Güneş Tanrıçası Arinna’nın bayramını kutlamış ve vebanın yarattığı yıkımdan Arinna’ya sığınmıştır. II. Murşili’nin Veba Duası’ndan anladığımız kadarıyla veba 20 yıl kadar sürmüş, bir çok ölüme sebep olmuş ve aşırı şiddetli geçmiştir. Hititler bu salgının sebebini fal yoluyla aramış ve nedeninin tanrılarla olan ilişkileirni aksatmalarından kaynaklandığını düşünmüşlerdir. Ve Hititler bu vebadan kurtulmak için dini tedavi yöntemleri seçmiştir. Bu sebeple dualar, ritüeller yapılmıştır. Hititler’de bu salgının ne zaman ve nasıl sona erdiği hususunda bir fikir birliği olmamakla birlikte, II. Murşili’den sonra veba hakkında bir yazıt bulunmaması, salgının bu dönemde sona erdiğinin göstergesidir. Bu veba Hititleri güçsüzleştirmiş ve salgın olan bazı noktaların terkedildiği görülmüştür lakin salgının Önasya’da yayılmış olmasının çevre medeniyetlere etkisi Hitit’i direkt bir açık hedef haline gelmekten kurtarmıştır.

Bundan yüzyıllar sonra ise Roma’da ortaya çıkan başka bir salgına değinmek istiyorum. MS 165-180 yılları arasında yaşandığını düşündüğümüz bu salgın Antoninus Vebası yahut Galen’in Vebası adıyla anılır. Galen ismi Yunan doktordan gelmektedir. Antoninus ismi ise filozof imparator Marcus Aurelius Antoninus dönemine gelmiş olmasından gelir. Bu salgın o kadar tehlikeli bir hal almıştır ki Roma’da bulunan müşterek imparator Lucius Verus’un 169 yılında ölümüne (Tarihçi Cassius’a göre Marus Aurellius Antoninus’a kurduğu bir komplo sonucu zehirlenmiştir ama bunun doğru olmadığı modern tarihçiler arasında olan görüştür.) sebep olmuştur. Tarihçi Dio Cassius’a göre Roma’da günde 2000 kişi ölüyor ve hastalığa yakalananların dörtte biri hayatını kaybediyordu. Yüzbinlerce kişinin ölmesine sebep olan bu hastalığın sebebi hala bilinmese de, antik kaynaklardan okuduğumuz belirtilere göre çiçek hastalığı veya kızamık olmalıydı.

MS 155 yılında Arabistan’da ve MS 160 yılında Çin’de bir veba salgın görülmüştür.  Bu iki gelişme arasında Roma ise doğusunda bulunan Parth tehditine karşı bir sefer hazırlığı içindeydi. Marcus Aurelius Antoninus döneminde veliaht ve müşterek imparator olan Lucius Verus,  MS 162’de Parthlar üzerine bir sefere çıkmıştır. Maalesef ordu bu seferden sadece başarı ve zaferle dönmemiş ve Roma’ya karanlık günleri yaşatacak olan vebayı da beraberinde getirmiştir.  Etiyopya’dan ortaya çıktığı düşünülen bu salgın Roma ordusuna muhtemelen Seleukia kuşatmasında sıçradığı düşünülmektedir. Dönemin tarihçisi Marcellinus’a göre salgın şehir yağması sırasında, tapınakta yapılan yağmada bulaşmıştır. Bunun sebebi ise orada olan bir büyüdür. Eutropius’un Roma Tarihinin Özeti isimli eserinin  içinde de vebadan bahsedilmektedir. Parth seferinin dönüşünde orduda patlayan bu hastalığın tüm İtalya’da yüksek ölümlere sebebiyet verdiği ve ordunun nerdeyse tamamını öldürdüğünü söyler. Bu dönemde Roma’da yaşanan kıtlık ise salgının etkisini arttırmış olmalıydı. Hastalığın MS 166 yılında Roma’ya ulaştığı görülmektedir.  MS 172 ve 180 arası süren Marcomanni Savaşları ise sebebiyet verdiği ekonomik önlemler sebebiyle salgının etkisini arttırmıştır. Bu arada savaş alanında salgın yüzünden sayısal olarak düşüşe geçen Roma lejyonları her şeye rağmen sınırlarda başarılı mücadeleler sergiliyordu. Galenos eserinde salgına uğrayan şüphelilerin belirtilerini; deride kabartı; yüksek ateş, öksürük, mide bulantısı ve bağırsak rahatsızlığı  olarak not etmiştir. Ve belirtilere göre aşamasını anlayabildiğini söylemiştir. Armenia bölgesinde bulunan toprağın bu hastalığa iyi geldiği ve tedavide kullanıldığı yazmaktadır.  Marcus Aurelius Antoninus’un MS 180 yılında ölümü ile veba da etkisini yitirmiştir.

Görüleceği üzere salgın hastalıklar insanlığın birlikte ve yerleşik yaşamaya başladığı zamanlardan günümüze kadar gelip insanlığı tehdit etmiştir. Antik dönemden verdiğimiz Hitit ve Roma döneminde ortaya çıkan en önemli iki fark Hititler’in dini nedenlerle hastalıkla mücadelede dini bir yol  izlemesi  ve  tıbbi açıdan pek  bir  varlık göstermemesi iken, Roma’nın bir çok tıbbi yöntem denediğidir. Salgınlar ilk zamanlardan beri insanların hayatında olan bir gerçektir.Tıbbın gelişmesiyle günümüzde bu salgınların engellenmesi çok daha kolaylaşmıştır. Tehdit devam etmekle beraber kitlesel ölümler oldukça azalmıştır.