Eski evler, yaşama ve korunma amacıyla yapılırmış.

Yaşama amacıyla yer seçiminde dağ etekleri tercih edilirmiş. Allah’ın tüm kullarına ücretsiz ikramı olan dört nimetin liste başlarında da buraları yer alıyor... Daha sonraları, insanlar çoğalıp da arazi azalınca, daha da önemlisi, cemiyet hayatına girilince, ilk çağların efendice bu yerleşme örfü bozulunca, medeniler tarafından disiplin altına alınmış...

Şimdi cemiyetler, korsan filosuna dönüştüğünden, eşkıya takımı, disiplin falan tanımıyor. Ufakça küçük evlerin önlerine gök delici binalarını konduruyor. Böylece, arkada kalan Âdemoğlunun güneşi, oksijeni ve havası gasp ediliyor. Cemiyetlerin başkanları ki bunlar. Belediyeler, hükümetler ve devletlerin emir verme yetkisine sahip yöneticileridir, verdikleri emirlerle ekseriya korsanlığı meşrulaştırıyorlar…

Nerede yaşıyor olduğumuzun hiçbir önemi olmuyor. İster AKP topraklarında yaşa, ister CHP ülkesinde, isterseniz Demirel’in memleketinde yerleşik ol. Hiç fark etmiyor.

Asıl önemli olan, nerede yaşadığın değil, nasıl ve hangi lisan diliyle yaşadığınız. Gerisi hep hikâye…

xxxxx

Korunma meselesine gelince…

Eski insanlar, kafalarını çalıştırmışlar. Allah’ın nimetlerini eşit paylaşırken, sağlıklı yaşamayı, adaletli yaşamada görünce, yukarıda da belirttiğimiz gibi, eteklere gelmişler. Kimse kimsenin ne güneşini çalacak ne de manzarasını kapatacak.

Aradan aylar ve yıllar geçince insanlar çoğalmışlar. Eteklerde yer kalmayınca, aşağılara, ovalara sarkmışlar. Memleketin ağaları bu sarkmayı görünce,  güya tarımı düşünerek, ovalara yasak koymuş. Oysa insanoğlu hem eşkıya hem de kurnaz. Yasak ne ki, onun için!

 “Kim takar Yalova kaymakamını” fehvasınca, bu kez yönelmişler dere yataklarına. Yağmur yağıp da sele dönüştüğünde, cız cıbıldak ortalıkta kalakalmışlar...

Xxxx

Günün birinde demokrasi, keşfedilmiş mi, yoksa icat mı edilmiş ne? Korunma meselesi de buradan çıkmış...       

İyi imiş ama, insanın şimdiki eşkıyalık çağında kimsenin dereye mereye, aldırış ettiği yok. Soygunculukta işin kurnazlığına kaçıyorlar. Dere yataklarında saldırıya uğrayanlar, belediyelere kafa tutuyorlar.

 “Kör müsün, hissiz misin, neredesin devlet baba, gel bizi kurtar…

xxxx                                                                                                                                         

İşte böyle efendicağızım…

İnsanın çoğalırken yalnızlaşması, yerleşirken araziyi betonlayarak tüketmesi, ovaları kurutuyor. Tarladaki kuruma, mahsulde yetersizliğe ve bereketsizliği yol açıyor. Erkeklere ilaveten kadınlar da istihdamda yer kapınca, ekonominin kanunudur, ücretler de patronların yararına düşüyor. Düşüyor da. düşüyor..

Ücretlerde düşme,  mutfaklarda boşalma demektir.

Her lisanda bunların farklı oluşu bir yana, Türkçedeki anlamı:

 “Yoksullaşma ve bereketsizlik” olup çıkıyor...

Dikkat buyurunuz efendim...

Dişi taifesinde para için uçkur çözenlerin hemen hepsi, çevreleriyle dizilerdeki rol modellerin hayat tarzına özenen yoksul hane halklarından, çıkıyorlar…

Dizi popülâsyonundaki çözülmeler ise, Allah’a şükretmeye karşı cephe alan varsılların zevk tercihlerinden...

xxxxxx                                                                                                           

Balkon tarımı’(nın) mutfağı boşalmış evlerde hiç bir işe yaramadığından bahsetmiş, Orhan Kaplan. Doğrudur.                        

Domatesi çarşıdan alsa, fiyat,  tanesi bir lira. Balkonda büyütse beş lira. Bunun sebebi toprağı öldürmek ve “mal kabzını” meşru meslek kılmak. Bir başka ve en önemlisi de,

İdari sistemimizin (Dalkavukluk) temeli üzerine bina edilmiş olması..                          

Seçilenler. Seçmene dalkavukluk yaparak oy toplar. Seçenler de, oyunu dalkavukça taleplere bağlayarak adaylara şantaj yapar..

Sonrası, Bursa Ovasında meydanda….

Demirtaş bölgesinde şehir mahallesi kurmak istediler. Mahallin Akademik disiplinli uzman yoksulu meclisi, şeftali bahçelerini tarım dışı üçüncü sınıf kıraç toprak tanımlamasıyla raporlayınca, Bursa tanrıları tarafından şehir misali bir şehir yaratıldı, dünyanın en verimli toprağında..

Şimdi, bodrumlarda oturanlar, güneşsizlikten hastanelere gide gele bunalmışlar,yağmur suları evlerini basınca,  ana avrat gidercesine belediyelere basıyorlar yaygarayı..

Bu yazıya ilham veren Orhan Kaplan kardeşime teşekkürler, efendim.

Xxxxx  

Gelelim bir başka masala..

Çocukluğumun Bursa’sında Kayhan’da otururduk 30’lu 40’lı yıllar. Çarşıdaki yağhaneci Mehmet 400 metre ötemizde. Yoğurt almaya gittiğimde, Tavadaki yoğurt bitmişse sevinirdim. Çünkü bana bol kaymaklı yeni tava gelirdi. Tabağıma doldurulan kaymağı, eve götürünceye kadar parmaklayarak yolda bitirirdim..

Günümüzde değil, o çocukluğumun yoksul fakat mutlu günlerinde yoğurdun kaymağına bayılırdım…

Şimdi Bursa’nın süt ürünlerinde “bölge çapında” üretim yapan bir fabrikanın İstanbul Şişli’deki dükkânından süt alıp gerektiğinde yoğurt yapıyorum. Son günlerde aldığım taze sütlerinin içinde baldo pirinci cesametinde ve ayni ölçüde küp şeklinde yağ parçacıkları çıkıyor..

Aldı beni bir merak, Bu yağ parçacıkları nedir? Acaba yoldaki sarsıntılar, süte yayık çalkantısı gibi mi geliyordu. Yoksa yağlama amacıyla, taze süte sanayi tereyağı mı ekleniyor.

Biraz tuhaf karşılayacaksınız ama, ne yapalım, benim elimde değil..

Sağlığınız için tavsiye ederim…

Et yerine bamya tercihiniz olsun. Ben öyle yapıyorum. Pirzolayı itip, bamya tabağını beri çekiyorum..

Her neyse. Misafir odalarına birer sağmal inek alıp da koysak, nasıl olur dersiniz?