Tarihin derinliklerinden gelen mutluluğun hatırasına düzenlenen kutlama şölenleri, genelde bayram olarak anılır. Bayramların refere edildiği olaylar, dini olabileceği gibi, milli kazanımlar, sportif amaçlı veya iktisadi başarılarla da ilgili olabiliyor..

        Dinen kutsal sayılan ve önemli hadiseleri hatırlama ve kutlama amacıyla düzenlenen bayramlara, dini bayram diyoruz. Karasularımızda yabancı bandıralı işletmelerin ticari faaliyetlerine son veren kanun ve anlaşmalar, bağımsızlık coşku ve heyecanımızı yükselttiklerinden, bunlar da, milli bayram olarak anılır ve kutlanır.

           Ne var ki, 1 Temmuz Kabotaj Bayramımız, “İlk hedefimiz Akdeniz’dir,” emrinin coşturduğu, o anlara kadar da fiziki ve teknik gücünü tümüyle yitirmiş asker ve sivil milletimizin insan üstü kalkışmasına, cephede doğrudan katılımının bulunmamasından, 19 Mayıslar, 23 Nisanlar ve 29 Ekim Cumhuriyet bayramlarına pek benzemez.

        Haliç üzerinde ve Fenerbahçe koylarında sessiz, sakin ve heyecanlı bahriye bürokrasisi ve  sporcular arasında coşkuyla kutlanır. Bir fonksiyon yüklenmediğinden, 1 Temmuz şenlikleri dar bir alanda kutlanan, iktisadi milli bayramımızdır.

                                                                                                                                 xxxx                                                                                                                                        

       Gelen bayram, sadece Müslümanları sevindiren, neşelendiren, heyecanlandıran amma beri yandan, insanlar arası düşmanlıkları çirkinlikleri ve kin ve intikam yüklü kan davalarını ortadan kaldırılmasını isteyen beyin kıvrımları arasına gizlenmiş virüslerin temizlenmesine vesile olmalı.

           Böylesine bir özellik, nitelik ve nicelik taşıyacak olan bu bayram, gel velakin, ne mümkün!..

                                                                                                                                   Xxxx

         Organize olmaksızın tek başına avlanıp karın doyurma çağında insanoğlu, olanca başarısını kas gücünden alıyordu. İlk çağ düzeni,  hayatın tüm zorluklarını, insanın doğrudan kendi kas gücüne  bağlayan bir düzen idi.

           İlk çağ insanı toplumlaştıkça kollektifliğe yöneliyor. Avlanma ve paylaşmada ortaklık. İçlerinden birileri sofra için av teminini, bir kısmı da sofra tüketiminde  adaleti sağlamayı üstlenerek, günümüzün adaletsiz  demokrasisinin ilk çağlardaki asli ve gerçek iskeletini kuruyor..

          İnsanları birbirlerine karşı kin ve intikam duygusuna koşturan yapının temeline ilk harcını karıyor.

                                                                                                                                Xxxx

          Hali hazır cemiyetlerde üretim araçlarının hem sahibi hem de üretilen değerlerin bölüşümünde etkinliği bulunan kişi ya da kişi organizasyonları, toplumun egemenleri olup, halkın nasıl yönetileceğini belirlemekte yetki sahibi oluyorlar. Görünüşte, mesela demokrasilerde olduğu gibi, bu yetki sahipliği seçimlerde çoğunluğunun tercihi ile belirlenmiş olsa da, iktisadi güç kuvvet, yine o çoğunluğu oluşturan gurubun içinde yer alan bir azınlığının kasasında mahfuzdur.

          Çoğunluğu mahzunlaştıran içtimai mağduriyetler, mayalanarak bakınız hangi noktada düğümlenir.

          İktidarlar, devlet olarak değil, ticari şirketler, konut kooperatifleri, kilise ve cami dernekleri, ticari futbol kulüpleri ve benzeri dernekler,  sandık başı safhasında oyların kemmi çoğunluğuyla belirlenir. Salt kelle çokluğuyla yani.

          İcraat safhasında gelince, sandık başının kelle çoğunluğu, elindeki gücünü egemen azınlığın cüzdanlarına terk eder. Hayatın gerçekleri böyledir. Dağdaki çobanla moda dünyasının az bulunur nadir kıymetlerinden bir  hanımefendi, oylar arası etkinlik eşitsizliğini, benden çok evvel   “Dağdaki çobanla benim oyum bir mi ?” diye haykırmıştı.

          Hayatın değişmez ve değiştirilmesi de söz konusu edilemez gerçeğidir, bu manzara.

                                                                                                                  Xxx

          Tekrar başa, bayrama dönelim…

          Kutladığımız bayramların dayanağı tarihin derinliklerde bulunuyor. Bizler, “Bayramı bayram kılan” bu özne oluşumları,  ibadete örnek olmalarından ötürü, kendi imkanlarımız çerçevesinde takliden yaşamak isteriz. Mesela, Kurban bayramlarında yapabildiğimiz kadarıyla.

         Paskalya çöreklerini fırınlamak isterler. Oruç ibadetindeyken özlemini çektikleri yiyeceklerle hazırladıkları temiz sofralarında kurban etiyle dostlarına ikramda bulunmanın şükranlığını yaşamak, ne mutluluktur, bilebilseniz..

          Kırk elli yıl öncesinde de fakir idik. Memleketimizin hemen her alanda iyi kötü kendine yeterliliği bulunuyordu. Her ne kadar biraz  toparlanmışsak da, moda ve lüks tutkusu, açlık tokluk dengesizliğini maalesef  yok edemedi..

          Egemen güclerin basında kullandığı reklam silahın bundaki etkisi büyük. Hangi kanalı açsanız vakti ve saati belirsiz, hemen hepsinde ultra yüksek ve pahalı sofra hazırlama dersleri. Buna karşın,yoksul insanların yegane eğlencesi de, ne yazık ki, TV’lerdeki negatif yönlü ahlak dersleriyle, ahlaksızlığın dik alasını sergileyen  haramzade sofra manzaraları!..

                Özellikle çocuklar, hamile anneler, henüz yetişme safhasındaki gencecik kızların, kendi hayat seviyeleriyle dışarıda gördükleri ve ekranlarda seyir ettikleri müreffeh saltanat  arasındaki kapatılamaz derin yarıklara karşı reaksiyonlar ne yönde, ne şekilde  olacak ?..

                Kahredip kinlendiğinde, acısını kimden çıkarmayı isteyecek?... 

                Devletten mi?

                Ekranlardan mı?

                Kendi  bedeninden mi?               

                Toplumun bütününe mi düşman kesilecek?

                 Allaha mı kahredecek yoksa?..  (haşa)

                 Orijinal yapısıyla, dinin kendisi, yani Allah’ımızın Zatı Şerifi,  mağduriyete düşürülmüş kullarından sabretmeleri ister. Hakları gasp edilenlerle din kardeşi konumundaki işletmeci  ve idareciler de, çoğu hallerde şikayetçi mağdurları kırbaç şaklatarak sessizliğin karanlık girdabına  gömerler.

                 İşte istismarcı dediğimiz din tüccarları, tam da burada ortaya çıkar, Allahın dinini, kırbaç ya da afyon olarak kullanmaktan haya etmezler…

                                                                                                Xxxx

                Müslümanın görevi, kaba ifadesiyle “iyi olanın yanında yer almak, kötü ve zararlı olanı da, üç kademeli cehd gösterip temizlemek”. Politikadaki etkinliğiyle, elindeki kaleminle, Bunlardan da uzakta ise, kalben  “tu kaka”  ederek kınayarak. Hakaret veya düşmanlık bunun neresinde? İslam dinine ters açıdan bakanlar, bu görev tanımını, vurup  kaçarak, kin ve intikamla kan dökme diyerek  karşı çıkıp suçluyorlar.

             Rahmetli Erbakan Hocamıza sormuştum. Müslümanın. “Nehy-i anil münker ibadetini”, politik iktisat kerterizinden nasıl açıklarsınız?

             Cevap sadedinde şöyle izah etmişlerdi;

Allah’ın yeryüzündeki nimetlerini kulları arasında (dikkat buyuralım.Salt  Müslümanların değil) adilane dağılımı için ceht göstermek”..

             Gelen bayramımız, Allahımızın tüm kulları yararına kin, intikam ve aşağılayıcı nefret duygularından arındırılmış bir dünyaya kapı aralaya, İnşallah…