Müzeyyen’di adı, süslenmiş manasına geliyor; oysa, sade şık giyinirdi. Döpiyes etek, eşarp, kısa topuklu rugan ayakkabılar, deri çanta ve şapkası olurdu başında.

Sadece evlilik yüzüğü bulunan ince parmakları bembeyazdı; oje kullanmazdı.

Kulaklarını az geçen, ince telli, yukarıdan ikiye ayrılmış kahverengi ışıltılı siyah saçlarına son zamanlarda hafiften ak düşmüştü ama boyamazdı.

Ruj sürmedi, gösterişsiz küpeler kolyeler taktı ve hafif kokulu parfüm kullanırdı nadiren.

Sımsıcak, genişi pembe bir gülümseyişi vardı; kısa kirpiklerinin altındaki açık kahverengi gözlerinde ışıklar yanıp sönerdi; bakışında bir dalgınlık olurdu.

Dünyanın bütün anneleri gibi, hayatımda gördüğüm en güzel en zarif kadındı Müzeyyen.

 

Karlı bir 6 Şubat günü şafak sökerken annemin sancısı tutunca; babam, zor yetiştirmiş Bursa Devlet Hastanesine. Kafam büyük olduğu için rahimden doğamayınca sezaryenle almışlar beni; anneme narkoz kaçırılmış, komaya girmiş.

Dedem evden getirdiği pikapla annemin çok sevdiği İtalyan tenor Mario Lanzo plaklarını dinletmiş; ‘’o, beni hayata döndürdü bir de seni büyütme arzum’’ derdi.

 

PİKE

Bana kitapları, müziği ve filmleri sevdiren Müzeyyenimdir. Onunla beraber kitap okumaya, müzik dinlemeye, film izlemeye bayılırdım.

Pikaba plağı yerleştirir; tenorlar arya söylerken perdeyi çeker, beni kucağına alır; yıldızları gösterip kulağıma fışıldardı:  ‘’Can bak tenorlar söylerken yıldızlar daha yakın daha parlak’’.

 

Cumhuriyet kadınıydı, Atatürkçüydü, emekten yanaydı, CHP’liydi.

‘’Müzeyyenim’’ derdim; ‘’Cancığım’’  derdi bana.

Birlikte sinemaya giderdik;  Sirkeci Şaban’da tost yer havuç suyu içerdik filmden önce.

Komedilerde dolu dolu güler, melodramlarda gözyaşlarına engel olamaz; tarihi filmleri bir başka severdi.

Onunla sokaklarda, kaldırımlarda el ele yürümek en mutlu olduğum anlardandı.

 

Bana bağırdığı, kulağımı çektiği, tokat attığı hiç olmadı. Sesini dahi yükseltmez, azarlamazdı.  Sessizleşirdi sadece; yanlış yaptığımı veya onu kırdığımı anlar hemen özür dilerdim; anında bağışlardı.

Sevgisini, şefkatini, koruyuculuğunu daima duyumsadım; bana hep özgüven aşıladı.

Sık sık saçımı okşar, kucaklar, öper koklardı; büyüdüğümde dahi. Sevgisinden mahrum kalmadım.

 

Bazen uyuya kalırdım kanepede; uyandığımda üstümde pike olurdu.

Annem benim için daima o pikedir.  

O kol kanat geriştir.

 

Dedikodu bilmezdi, kin yoktu içinde, hasetlik fesatlık ona göre değildi. Kendiyle övünmez, kimseyi küçümsemezdi.

Para, mal mülk lafı ettiğine; başka hayatlara özendiğine ya da başkalarının lafıyla hareket ettiğine, mızmızlandığına tanık olmadım hiç. Kimsenin hayatına karışmaz, kimseyi de hayatına karıştırtmazdı.

Mahallede Müzeyyen Ablaydı; komşularını severdi, komşuları da onu.

 

Eli hünerliydi; bana sadece tenimi değil ruhumu da ısıtan kazaklar, hırkalar, eldivenler, bereler, atkılar örmüş; birbirinden leziz yemekler yapmıştır.

Hele de o muzlu çikolatalı nane likörlü pastası yok mu; o yediğim en güzel pastadır.

 

Babama aşıktı; ‘’Salim’’ dediğinde duyduğu aşk sesine sinerdi. Babam gecikirse telaşlanır gözü saatte, pencerede olurdu.

Aşk evliliğinin çocuğu olmak büyük şansımdır.

 

SON DEFA

Kavuşmasız ayrılığın kederiyle doluyum hatıraların tesellisine sığınıyorum.

Zamanın ve mekânın sonsuzluğunda gün gelir; atomlarımız ve hücrelerimiz evrene dağılır. Her şey gelir geçer; hatıralar biriktirir hayaller kurmaya devam ederiz. Ve kaybettiğimiz sevdiklerimizin ardından bencilce yaşamaya çalışırız.

 

Hayal ediyorum…

Bir daha duysam kokunu, saçımı bir daha okşasan, elimi avcuna alsan, dizlerine uzansam son bir kez.

Hiç konuşmasak sussak; bir uzun sessizlik olsa; içine ömrümüz sığsa. Gülümsesek sonra.

Bir film izlesek, bir kitap okusak, bir plak çalsak Müzeyyenim.

 

Sana anlatacak o kadar çok şey birikti ki içim de.

Yorgunum, üşüyorum; bazen kaybolmuş gibi hissediyorum kendimi; her şeyi içime atıyorum.

Oysa sen; hiçbir şey dememe gerek kalmadan anlardın beni.

Senin çocuğun olmayı tarifsiz özlüyorum anneciğim, Müzeyyenciğim.

 

Bütün annelerin kutlu olsun anneler günü.