Çin’in Wuhan kentinde hiç beklenilmeyen bir anda, bir virüs ortaya çıktı. Keşke çıkmaz olaydı. Korkusu ve etkisi bütün dünyayı sardı. Elbirliği etmişçesine basın ve medya yoluyla, şişirildi. Pompalandı, sanal alemde de abartılarak, insanlık üzerinde korku imparatorluğuhakim olarak, büyük bir kriz ortamı yaratıldı.

Zihnimiz, haletiruhiyemiz, inancımız, kültürümüz mukaddes kabul ettiğimiz kurumlar ve müspet değerlerimiz allak bullak oldu. İnsani değer olarak en üst katta konuşlandırdığımız mukaddes değerleri de sorgulamaya başladık.

İnsan doğduğu günden itibaren sosyal bir çevre içinde yaşar. Bu çevresi, insanın düşüncelerini, kültür yapısını ve davranışlarını etkiler ve bu etkileşim de sosyal çevrede ona bir statü belirler. Her ne kadar sosyal bir varlık olarak da, bazen kendimizi, çevremizde cereyan eden olaylardan soyutlayarak kendimizle, düşüncelerimizle baş başa kalıp iç hesaplaşmamızı da ara sıra yapmalıyız. Bir yandan hayat mücadelemiz devam ederken, diğer yandan da nefis muhasebesini yaparak, tarihimizi ve kendimizi mihenk taşına vurarak değerlendirmeler yapmalıyız. Yoksa kendimizi hatalar zinciri içinde buluruz. Eskilerin nefis muhasebesi olarak adlandırdığı iç hesaplaşma bir nevi insanın kendi hayatında bir mahkeme kurarak, düşüncelerini ve geçmişini yargılaması gibidir. Bir nevi kendi düşünce denizimizde yüzmeyi öğrenmektir. Düşüncelerimiz deniz, rüzgâr ise bizim içsel duygularımızdır. Boğulmamak için verdiğimiz mücadele ve çırpınışlar kendi sorgulamalarımızdır. Okyanusun ortasında bizi kurtaracak kulaçlar atmayı öğrenemediğimiz takdirde, akıbetimiz boğulmadır. O zamanda sorgulamalarımız da bazı şeyleri de yanlış yapmışız demektir. Neden, niçin,  nasıl gibi soruların cevabı da iç hesaplaşma neticesinde ortaya çıkar.

 

Zaten tarihsel gelişimi içerisinde geçmişe bir yolculuk yaparsak… insanoğlunun tekamülünün ilk şartı, insanın özüne doğru inerek önce kendi içindeki tutarsızlıkların, huzur bulması da bu iç hesaplaşmaya bağlıdır. Hani Yunus Emre bir beytinde, “ilim kendini bilmektir”. Demiş ya, bizde önce kendimizi tanımalıyız. Bu koskoca evren de yerimiz nerededir. Olaylar karşısında nerede durmalıyız. Nasıl hareket etmeliyiz, sorularının cevaplarını aramalıyız. Bu sorgulama bizim bir insan olarak kendimizi tanımamızı sağlar ve bu sayede insanlığımızı ve insanlık değerlerini öğreniriz. Hz Adem (A.S) den bugüne kadar, istinasız olarak süregelmiş, bazı değerler zaman süreci içinde birbirini tekrarlayarak insanlığın ortak kültürel varlıklarını oluştururlar. İşte bizi insan yapan da bu ortak tarihsel değerleridir. Hep düşünmüşümdür. Cenabı hak, kendi emirlerini insanoğluna tebliği ve onlara güzel örnek olarak yol göstermesi için, yaratılıştan itibaren her kesime peygamberler, nebiler göndermiştir. İlahi emirler daha sonra isimlendirilerek kitaplaştırılmıştır. Her peygamber, bir önceki peygamberi ve onun şeraitini nakzetmemiştir. Her peygamber bir öncekini ve onun şeriatını kabul etmiştir. Zaten peygamberler ve İlahi kitaplar arasında çelişki ve bazı hükümleri inkar olursa, bu durum cenabı hakkın ilim sıfatına ters düşer. Bizim burada bahsettiğimiz ilahi emirlerin daha sonra tahrife uğramamış orijinalleridir. Tahrife uğradıklarını kabul etsek bile, insanlığın inandığı Hristiyanlık da, Musevilik de, hatta pagan dinlerinde bile, hırsızlık, rüşvet cinayet, gasp, yağma ve daha bir çok kuranda yasaklanan fiiller bu dinlerde de yasak olarak ortaya konuşmuştur. İşte bu doğrultuda, düşünce yapımızı olgunlaştırmada “insan” figürü ve önce insan olma felsefesi önem kazanır.

DEVAM EDECEK