Göremediğimiz elle dokunamadığımız ve hatta akciğerimize yerleşinceye kadar hissetmediğimiz bir virüs karşısında, insanoğlu aciz ve zayıf bir varlık olduğunu anladı.

Dünya şu ana kadar çeşitli isimler altında nice virüs vakaları yaşadı. Fakat bu virüs diğerlerine pek benzemiyordu. Aslında kamuoyunda abartıldığı kadar çok tehlikesi yoktu. 60-70 derecelik ısılarda ölüyor, güneş ışığına dayanıklı değil, her gün kullandığımız sabun en büyük düşmanı. Fakat eski virüslerden  ayrı olarak, çok ısrarcı, sinsi ve zayıf vücutlarda çabucak neticeye gidiyordu. Hani kapıdan kovsan bacadan giren cinstendi. Bilenlerimiz bilir, Pali köpeği derler. Cismi çok ufak ve fakat sizi sardığında vursanız da tekmeleseniz de bir türlü uzaklaşmaz. İstediğimiz kaçsak da bizi takip eder ve hep ensemizdedir.

Güvenli liman olarak her akşam, büyük hayallerle kendimizi karşılayan evlerimize girerken bile kuşkulanır olduk. Aman virüs girmesin diye giysilerimizi balkona artık ellerimizi de bol sabunlu su ile yıkmaya koyulduk .yine evimize girerken hasretini çektiğimiz, ailemiz, çoluk çocuğumuz boynumuza sarılmalarını hasretle beklerken, acaba eve virüs getirdiler mi? Düşüncesine kapılarak evladımızı ve torunlarımızı dahi dokunarak sevemedik. Virüs ortaya çıkmadan hanım önce elini yüzünü yıka daha sonra eve gir, çoluk çocuğa dokunma dese, evde savaş çıkardı. Ama şimdi her şey tersine döndü. Doğru bildiklerimiz yanlış, yanlışlarda doğru oldu. Düşünebiliyor musunuz…. Kendi elimizi burnumuza virüs bulaşır diye dokunamıyoruz.

Bundan önce her konuda ahkam kesen, ekranlarda her akşam saatlerce konuşmalarını dinlediğimiz siyasilerimiz bile, bu virüs sayesinde dut yemiş bülbül gibi sustular. Eskilerin deyimi ile Cenabı Allah’ın sopası yok. Kendini tanrı mertebesinde gören Firavuna, bir sineğin musallat olup ölümüne neden olduğu gibi, kendisini bu alemin hakimi sanan bir sürü insanlar ve devletlerin de virüs karşısında ne kadar aciz oldukları anlaşıldı.

Bizler günümüz Müslümanları olarak, bir türlü orta yolu bulup insanları gibi yaşamayı, düşünmeyi, çalışmayı, inanmayı bir türlü beceremedik. Sevgi de, hoşgörüde, inanç da ya ifrat veya tefrit boyutunda olduk. Bir insanı bir düşünceyi veya bir ideolojiyi sevdiğimiz de, onu yüceltelim derken bilmeden ilahlaştırma moduna girerek, nefis putlarını pompaladık.

Zamanla onlarda kendilerini bu makamlarda görmeye başladılar. Tuttuğumuz parti lideri de kendini devletin sahibi olduğu zehabına kapıldı. İnancı ve dini ilmine değer verdiklerimiz de kendilerini peygamberle, Allah la sohbet edecek kadar sapkınlığa ulaştırdılar.

Günümüz Müslümanlarının en büyük sorunlarından biri sevgi de yergi de aşırıya gitmektir. Evet, insan bir kadını sevebilir, evladını anne ve babasını sevebilir. Başındaki idarecisini, partisini ve liderini diğerlerinden üstün tutarak sevebilir. Ancak bilhassa kişilere ve kurumlara olan sevgimiz dozunda ve kararında kalmalı, aşırılığa kaçmamalıdır. İfrat dediğimiz aşırılık siyasi kültürümüzde sıkça görülen bir hastalıktır. Demokrasileri tam anlamıyla kurumsallaşmamış toplum ve devlet yapılarında, sadakat ve itaat kurumlara ve kurallara değil, şahıslara özgü haline gelmiştir. Bu düşünce tarzı da zamanla lider sultasına dönüşmüş, lider mevkiinde olan fanilerin her söylediği, fiilleri, akıl süzgecinden geçmeden yasal ve yanlış olsalar bile, meşrulaştırılmıştır. Bu şekilde kendi ruhu ve düşüncesi kutsanan liderler de zaman geçtikçe kendilerinin layüs-el olduğunu düşünerek kibir putları haline dönüşmüşlerdir. Bu tip liderler de söylem ve eylemlerini akıl süzgecinden geçiren kişilerle pek çalışmak istemezler. Her zaman ve her yerde mutlak biatçılar arar ve yalaka tabir edilen avene ile çalışırlar. Hatta o kadar ileri giderler ki, kendilerini hâkim yerine koyarak devletin tüm kurum ve kuruluşlarını, STKları, medyayı kendine bende olarak görür ve boyun eğdirirler.

DEVAM EDECEK