Bir yılı aşkın süredir başımıza dert olan pandemi, koşturmaca yaşadığımız hayata mola verip, soluklanıp, yaşantımızı baştan aşağı sorgulamamıza sebep oldu.

 

İş hayatı ile meşgul olan milyonlarca kişi; sahip olduğu mesleklerin, hayatlarında ne de büyük bir yer kapladığını farketmiş oldu. Sahip olduğumuz hayatın, koşturduğumuz anların ne kadar lüzumsuz olduğu acı gerçeğini kabullenmiş olduk.

Birçok kişi, korona günlerinde evde kalmanın, eski hayatlarına sahip olamamanın, hayatın tadını çıkaramamanın bir bitki gibi yaşamak olduğunu, hayatlarının gitgide anlamsızlaştığını, günlerinin boşa geçtiğini iddia eder oldu.

Hazır boş vaktimiz fazlayken, durup bir eski günleri düşünmeli, pandemi öncesinde neler yaptığımızı, hayatlarımızı nasıl yaşadığımızı düşünüp, bugünlerle kıyaslamak gerekli. Birçok vatandaş, günün sekiz ile on saatini iş yerinde geçirir, yedi sekiz saat uyku uyur, günün bir veya iki saatini yollarda geçirir, üç öğün yemek derken bir saatini daha kaybeder. Yirmi dört saatten maksimum geriye kalacak saat boşluğu ise dört, veyahut beş.

Peki böyle bir hayat biçimi içerisinde, insanlığın hayatını dolu dolu yaşadığını kim iddia edebilir? Fizyolojik ihtiyaçları karşılamak, ve iş yerine gidip çalışmak günün yirmi saatini alıp da dört saatini size bırakırken, insanlık nasıl da pandemi öncesinde çok verimli zaman geçirdiğini savunabilir?

Ya da, birçoğumuz için verimli olmak kelimesi, vücudu yormak, çalışmak, para kazanmak ile eş anlamlı mı? Uzun lafın kısası, insanlık pandemiden önce de günlerini boşa harcıyordu... Pandemi'nin insanlık üzerinde etkileri oldukça büyük olsa da, bizlerin hayat biçimlerinde radikal değişikliklere yol açmadı. Eskiden de günleri dolu geçmeyen kişiler, şimdi bu durumu evlerinde yaşamak durumunda kalıyor.

Her konuda çok böbürlenen varlıklar olan biz insanlar, hazır vaktimiz çoğunluktayken doğayı gözlemlemeye adamalı saatlerini. Doğa ile insanın savaşının yüzyıllardır süregeldiğini ve evrenin yok olacağı güne kadar devam edeceğini bilen bizler, bu boş zamanlarımızda ne kadar da önemsiz, küçük varlıklar olduğumuzu daha iyi anlamamız adına, doğada yer alan yüzlerce yıldır aynı yerde barınan canlıları gözlemlemeli.

Evrenin en akıllısı olduğumuzu düşünürüz her zaman, bunun gerçek olma ihtimali yüksek. Peki en güçlüsü, en yücesi bizler miyiz? Cevabı çok basit. Pencereden kafanızı dışarı çıkardığınızda gözünüze çarpan ilk ağacı dikkatle izleyin (tabii mahallenizde hâlâ ağaç bulunuyorsa) ve kaç zamandır bu dünyada barındığını düşünün...

Tarihte ‘antik’ kelimesi vardır, Antik Yunanlar, Antik Romalılar gibi sık sık kullandığımız yapılar. Daha bu medeniyetler yeni kurulmuş, temelleri atılıyorken, binlerce ağaç antik olarak bu dünyada var olmaya devam ediyordu.

O zaman eski bir sözü revize edelim ve kendimize uyarlayarak şöyle diyelim; ‘Mağrur olma ey insanlık, senden büyük doğa var’’.