Süleyman Paşa, yukarıda anlattığımız şekilde, Tırnova’da kuvvetlerini topladığı halde Rusların Yanbolu kolunun harekatını tevkif ve tehir ettirememekle beraber Rusların merkez kolunu da geçitlerden aşağı itmediği takdirde Süleyman Paşa için yapılacak iki hareket vardı.

1) Hemen Yanbolu kolu üzerine taarruza geçmek. Bu sırada Rusların merkez koluna karşı bir kuvvet ayırıp göndermek ve Rusların bu kolunu meydan muharebesine iştirakten alıkoymak yolunda gayret göstermek.

2) Edirne’ye doğru çekilerek orada beklemeye geçip Ruslar birbirlerinden ayrı olarak Edirne’ye inerken hangi kol daha evvel yaklaşırsa onun üzerine taarruza geçmek ve icabında Edirne’yi kuvvetli bir şekilde tahkim edip müdafaayı burada yapmak. Süleyman Paşa bunların hiçbirini yapmadı. O bütün kuvvetini Filibe’de toplayarak birbirinden ayrı Rus kollarının serbestçe Edirne ve Harmanlı istikametinde kendi ricat hattı üzerine inmesine müsaade etti.

 Evet, Süleyman Paşa düşünmeliydi ki; Ruslar şayet Edirne ve Harmanlı’ya inerlerse artık ricat hattından mahrum olarak perişan olacaktır. O halde ricat hattını emniyet altına almak şartıyla manevra yapmalıydı.

Çok hatalı olmakla beraber Süleyman Paşa, Filibe’de mukabeleye karar verdikten sonra pek fena hareket etti. Madem ki, Filibe civarında kalıyor bundan maksat ne olabilir? Rusların sağ cenah kolu, Balkan geçitlerinden ayrı olarak çıkıp Filibe ve Tatarpazarcığı istikametinde ilerlerken, yapılacak olan şey bunların bir kısmı üzerine taarruz ederek ayrı ayrı tepelemek değil mi? Hakikaten burada Süleyman Paşa için yapılacak bir hareket varsa o da, bu idi. Rusların Gurko kolu zaten geçitlerden müteferrik surette geçmeye veya harekatını bir-iki geçide hasretmeye mecburdu. Her iki halde de, Süleyman Paşa Gurko’nun Tatarpazarcığı istikametinde batı yönünden gelen sağ cenahına, şiddetli bir taarruza geçmiş olsaydı, başarıyı sağlama ihtimali pek ziyade idi. Çünkü Tatarpazarcığı civarında düşman müteaddit nehirleri geçmeye mecbur olduğu için küçük bir kuvvetle her an durdurulabilir olduğu gibi kendi ricat hattı da emin olunacak bir halde olurdu. Böylece de Gurko’nun sol cenahına taarruz edebilirdi.

Halbuki Süleyman Paşa, bunu da yapmadı. Filibe’nin güneyine çekildi. Arkasını Rapçoz dağlarına vererek, cephesi kuzey yönü istikametinde olmak üzere bir mevziyi tuttu. Hal bu olunca Ruslar kolayca geçitlerden çıktılar ve müteferrik (dağınık) vaziyetlerini düzelttiler. Sonunda da, Meriç nehrini geçerek Süleyman Paşanın ricat hattı istikametinde cephe ve sağ cenahına taarruza geçtiler.

SÜLEYMAN PAŞA ORDUSU DA MAĞLUP EDİLMİŞTİ 

Hiçbir vakit hatırdan çıkarmamalıdır ki, nehir ve dağlar, askeri dağıtarak ve her geçidin karşısında mutlak müdafaayı seçerek yapılamaz. Mutlak müdafaa yolu seçildiği zaman, düşmanın diğer yerlerden geçen kolları yanlarda gözükünce çekilmeye eğer sebat edilirse teslim olmaya mecbur kalınır. Süleyman Paşa da aynı duruma maruz kaldı. Filibe’de mutlak savunma sırasında Ruslar’ın diğer kollarının Edirne’ye indiklerini haber alınca Rapçoz dağlarına tırmanmaya mecbur oldu. Şıpka’ a 20 bin mevcutlu kuvvetimizin teslim olması da aynı sebeptendir.

Süleyman Paşa ordusu da mağlup edildikten sonra, Osmanlılar için ancak Çatalca’nın savunulması kalıyordu. O esnada İstanbul’da 20 bin asker, bol sayıda top ve cephane vardı. Herhalde Çatalca hattının bir tüfek patlatmadan Ruslara terki ve bu suretle başşehri bütün bütün Ruslara karşı açık bulundurmak, affedilecek hatalardan değildir. Ayrıca bu hat gayet iyi durumdaydı. Aynı zamanda da, daha Ruslar Balkanlar’a inerken tahkime başlanmıştı. Öte taraftan da Anadolu’dan takviye kuvvetleri gelmekteydi. Bunlara inzimamen Süleyman Paşa’nın elinde 35 bin kişilik birlikleri de, Kavala’dan deniz yoluyla gelmekteydi. Eğer Çatalca’yı savunsaydık, başlangıçta 20 bin kişilik mevcut, 10 gün sonra da, 40 bin kişilik bir orduya malik olacaktık. Bu kuvvetle taban ve tavanı kesilmiş, İstanbul’a sevk edeceği kuvveti 100 bine indirmiş Ruslar’ın karşısında başarılı olup, onları yenmek galip ihtimal idi. Ayrıca İngiltere donanması da, bizim tarafa geçtiğinden, Ruslar Marmara Denizi ve ada sahillerinde karaya asker çıkarmalarına karşı gözetleyici birlikler koymaya mecburdular. Anlaşma yapıldıktan bir ay sonra ise Rus kuvvetleri İstanbul önlerinde bulunuyorlardı. Esirler de esaretten dönmüş bulunduğundan, İstanbul’daki Osmanlı ordusu 70 bin kişiyi aşmıştı.

Ruslar bu savaş döneminde Romanya’yı çok üzmüşlerdi. Avusturyalılar ise Ruslar’ın bu galibiyetini kıskanmıştı. Ruslar’a karşı askerini seferber etmişti ki, Osmanlı Hükümeti İstanbul önündeki Ruslar’a karşı, kuvvetlendirdiği mevzilerde savunmaya ve Ruslar’ın zayıf noktalarına taarruza geçmiş olsa idi başarılı olma şansı haylice idi. Çünkü; Ruslar üzmüş oldukları Romanya’nın ve kendilerini kıskanan Avusturya’nın askerlerini seferber etmesi karşısında onlar için de kuvvet bulundurma mecburiyetinde kalacaklarından, İstanbul önündeki kuvvetleri takviye edemeyeceklerdi.

 Muhterem okurlarımız; Mümtaz Yüzbaşı Muallim / Öğretmen Merhum Mehmet Hulusi Efendi’nin ilk Harp Tarihi, kitabı olmak üzere kaleme almış olduğu ve askeri mekteplerimizde, 1908’den itibaren okunmaya başlanan bu eserini Osmanlıca’dan sadeleştirme anlayışı içinde Latin harflerine kalb ettik. Elbette ki, 1293/1878 Osmanlı/Rus harbinin garp (batı) cephesinin ele alındığı çalışma Harp Akademilerimizin İstanbul’da bulunanından on yıl evvel sorduğumuz bu eser hakkında aldığımız cevap, ezcümle: “Niçin Mağlup Olduk? adlı söz konusu kitap Osmanlıca’dan yeni harflere çevrilmemiştir. Kütüphanemizde bir adet vardır. Müellif hakkında terceme-i hali hakkında bir kayıt mevcut değildir.” şeklinde olmuştur.

Ben sanıyorum ki, 1928’den sonra Osmanlıca yazının öğretiminin yasak kılınması hasebiyle, geçmişle aramızdaki köprülerin atılmış olmasının hayatımızın her şeyine zarar vereceğinin düşünülmemiş olmasını temenni ediyoruz. Bazı iyi niyetle yapılanlar, sevdiğimize fayda yerine zarar getirdiği hayatın her alanında rastlanan hususattandır. Osmanlıcanın yasaklar arasına alınmasının, geçmişle ilgimizin ve bilgimizin azalması, hiçbir şekilde aziz milletimizin lehine olmamıştır. Dediğimiz gibi yasaklama kaybedelim diye değil, kazanalım diye yapılmış olsun diyor, fakat neticenin umulduğu gibi kazanç ve kayıp hanesinde bin yıllık bir birikimin atıl hale gelmesiyle karşılaşılmıştır. Yine ifade ediyorum ki, sonucun böyle olması istenmemiştir diye düşünüyorum. 24/6/2010

Sarıgazi Köyü’ndeki ikametgahımda tamamladığım bu çalışmayı günümüz olan 26/4/2020 tarihinde Bursa da intişar eden Yeni Marmara Gazetemizde eskiden ' Tefrika Yazısı' diye adlandırdığımız çalışmamızı, gazetemiz ve Yeni Marmara sitesinde neşreden başta Orhan Efe Beyefendi olmak üzere emeği geçen herkese teşekkürler ederken, sabırla takip eden okurlarıma da şükranlarımı takdim ederim. Sancaktepe/ İstanbul Metin Hasırcı. Fiemanillah.

 Ramazanı Şerifimiz İslam alemine sağlık ve huzur içinde yaşamamızı getirir inşaallah. M.H.