.

Cezaevinde hapis yatan bir arkadaşıma yazdığım mektubu bu gün size de gönderiyorum:

 

 

“Pek Muhterem …. Bey,

 

Memleketten en sıcak duygularla, dostça ve muhabbetle selam ve dualarımı iletiyorum.

 

Sadece size değil elbette, orada kader birliği yaptığınız, aynı havayı soluduğunuz arkadaşlarınıza da.

 

Dünyanın en güzel yıldızlarını bundan uzun yıllar önce henüz bir lise talebesiyken Keles, Kocayayla’da görmüştüm.

 

Orada dönemin belediye başkanı rahmetli İsmail Saydam’ın yaptığı odalar var.

 

Babam bizi ailece bir on gün kadar yaylaya, hava almaya götürmüştü.

 

Ben de açık havada uyumayı, sabah güneşle birlikte uyanmayı tercih etmiştim.

 

Yemyeşil çimenlerin üzerine serilmiş döşeğimde yatarken gözlerim gökyüzündeydi.

 

Ay yoktu.

 

Çam ağaçlarının burnuma kadar gelen kokusu ve gökyüzünde milyar kere milyarsayıda  ışıldayan yıldız vardı.

 

Ateş böcekleri gibi hepsi parlıyor, yanıp yanıp duruyorlardı.

 

Sonra o yıldızlar gittikçe aşağıya, bana doğru inmeye başladılar.

 

O kadar yaklaştılar, o kadar yaklaştılar ki, o akşam gökyüzüne doğru uzattığım ellerimle bir torba dolusu yıldız toplamıştım.

 

O gün bu gündür saklarım o yıldızları içimde.

 

Şimdi size gönderiyorum.

 

Arkadaşlarınıza da dağıtırsınız mutlaka oralarda.

 

Şimdi söyleyeceklerim beylik laflar gibi gelmesin ne olur!

 

Kendini özgür zanneden o kadar çok mahpus var ki dışarıda.

 

Kendini işine, eşine, dişine ve hatta çocuklarına mahkum etmiş o kadar çok insan var ki…

 

Az önce televizyonda bir haber izledim, gençten bir çocuğa ameliyatla iki tane kol nakli yapmışlar; çilekeş babası yanındaydı!

 

Boya yaparken yüksek gerilime kapılınca kolları eriyivermiş.

 

Parmaklarının tuttuğu filan zaten yok da…

 

Bir ömür boyu elsizliğe, kolsuzluğamahkum olmaktan daha ağır bir çile olabilir mi insan dışarıda da olsa?

 

Milyonlarca lira para sahibi olmaya mahkum oluyor kimi insan da…

 

Kendi gece gündüz işinde hapis hayatı yaşarken,lüks arabasının keyfini şoförü, villasındaki güllerle süslü bahçesinin keyfini de bahçıvanı sürüyor…

 

Daha ötesini de demeyeceğim zaten, belki sansüre girer!

 

Yerin altına doğru girmiş koca koca iş hanlarının mahzenlerindeki güneşsiz odalarda köle gibi çalışarak bir ömür geçirenler, yine bir hayat boyu şehirlerde aynı yerlerde dönüp duran otobüs şoförleri, uzak yol kaptanları, çımacılar, akşama kadar arabesk müzik dinleyip ilik açan overlokçular, Tofaş’ta çalışan işçinin karısı üç çocuklu Melahat, pavyon fedaileri, sermaye kadınlar, sokakta çöplerin arasından kağıt toplayan adam, kahvede elli kuruş parası olmadığı için birinin kendisine çay ısmarlamasını bekleyen bin 100 lira maaşlı emekli amca, er ya da geç sonu kaçınılmaz olan diktatörler, gökteki yıldızları görüp hissetmekten fersah fersah uzak her gün dağlarda gezen çoban, en çaresiz mahkum değil midir sizce?

 

Mahpusluk beyinde ve yürekte başlar.

 

Eğer beyin zinde, yürek de onun izindeyse hiçbir duvar mani olamaz özgürlüğe.

 

Hem sonra, ben bu dünyada ilahi adalete inanırım.

 

Zorlukla, güçlükle sınanıyorsak eğer, farkında olmasak da hak etmişiz demektir belki; bedelini mutlaka ödemek gerek.

 

Yok öyle değilse de Allah herkesin dağına göre kış verir derler, gelen sıkıntı bizi daha da olgunlaştırıp büyütecek manasındadır ki, şükredilesi, sevinilesi bir durumdur bu.

 

“Seni öldüremeyen düşman güçlendirir” der Alman filozof Nietsche.

 

Ne çok güçlendik, ne çok sınandık öyle değil mi?

 

Dediğim gibi…

 

Buralar mahkum kaynıyor; hepsi de kader mahkumu.

 

Ümidin bittiği yerde acı da biter.

 

Hiç bitmesin ümitlerimiz ve de acılarımız!

 

Acı biterse eğer, yaşam da biter çünkü.

 

Hayat her şeye rağmen yaşamaya değer.

 

 

Sevgiyle…”