Halkların Demokratik Partisi eş bişeysi Pervin Buldan  geçen gün  yapılan, CHP Bursa İl Başkan Adayı Erol Gülmez’in deyişiyle HDP “Kongiresinde” Ak Parti hariç, diğer tüm siyasal oluşumlara çağrıda bulunarak, herkesi “Demokrasi İttifakına” davet ediyordu.

Sen kim, demokrasi kim Pervin Buldan?

CHP’li Hamiyet Baysal Arıkaslan’ın “domokrasisi” bile senden daha inandırıcı ve sevimli!

Tam 5 dönem boyunca bu milletin vergileriyle sefa süren “buldumcuk” olmuş bu Buldan’a göre “İmralı’nın kapısı barış ve demokratik çözümle günün birinde mutlaka açılacak”, binlerce masum insanın katili Apo Can oradan mutlaka çıkacak, yancısı Selo Can’la birlikte “megri, megri” diye bağırarak türküler söyleyecekti!

Alacaklar pupiyi!

Bunlar, kendinde olmayanı satan tipler!

Köy basar, şantiye basar, okul basar, silahsız 33 erimize kurşun sıkar, silah tehdidiyle köyde, mezrada yaşayan Kürt’ten aldığı oylarla sefa sürüp, yancılık yapar, sıkıya girdikleri vakit de “barış, barış” diye anırarak destek toplamaya kalkar bunlar!

Gözü sıkıştığında “barış” lafının ardına saklanan Halkların bişeysi partisi bu kez de kendilerinde hiç olmayan “demokrasi” kavramına sarılmayı seçmiş her nedense?..

Demokrasi istiyorlarmış!

Vallah mı?

Biz de istiyoruz ama kim bulmuş ki alasın?

Üstelik de bu “demokrasi” tanımı bana göre hiç de iyi bir yönetim şekli değil!

Geniş halk yığınlarının gözü boyanarak, onları yönetenleri kendileri seçti sansınlar diye uydurulmuş bir dümendir aslında demokrasi!

Üstelik de insanlık tarihi boyunca çarpıtılarak, anlam erozyonu ve yorum enflasyonuna uğramış ucube bir kavramdır.

İşin acınası yanı en katı otokratik rejimler bile “demokrasi” kelimesini hiç utanıp sıkılmadan kendilerine yakıştırabilmişlerdir.

Alın size “Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti” mesela…

Bu devletin tek lideri sayılan Kim Jong-un demokratik bir şekilde seçildiğini düşünen kaç sazan vardır acaba yeryüzünde?

Bir de kendilerine “Cumhuriyeti” yakıştırmıyorlar mı egemen güçler?

İşte o zaman İtülmüş'ün, Kakılmış’a yaptığı gibi zaçlarından tutup şöyle bir çeviresim geliyor karşımdaki haspayı!

Efendim, bilindiği gibi Cumhuriyet, hükümet başkanının, halk tarafından belli bir süre için ve belirli yetkilerle seçildiği yönetim biçimidir.

Egemenlik hakkının belli bir kişi veya aileye ait olduğu monarşi ve oligarşikavramlarının da karşıtıdır aynı zamanda.

Mesela laik, demokratik ve anayasal düzene dayalı Türkiye Cumhuriyet’i devletinde kurulduğu  1923’ten, 1946’ya kadar niye hiç seçim yapılmamış, ortaya sandık konulduğu vakit de niye “açık oy, gizli sayım” yöntemi uygulanmıştır, kimse bunu sorgulamaz memlekette?!.

1938’ten, 1946’ya kadar “Milli Şef” olarak hükümranlık sürmeye devam eden “Buldumcuk İsmet” niye seçime götürmemiştir ülkeyi?

Sonrasında yapılan seçimlerin “demokratik” olduğunu düşünenlerden misiniz siz yoksa?

Adnan Menderes o dönem kitlelerin gözünü boyamak için radyoyu kullandı.

Sonrasındaysa gazete ve diğer yayın organlarını elinde bulunduranlar belirledi hükümetleri hep!

Türkiye Cumhuriyeti’nin kısacık geçmişinden tüm bunları çıkarın, geriye “darbeler tarihi” kalır sadece!

İngilizler bize Cumhuriyet ve Demokrasiyi dayattı, kendileriyse, “Anayasal Monarşi’yi” tercih ettiler nedense?

Sakın Hilafeti kaldırtmak için olmasın?!.

Hollanda’da da Devlet Başkanı Kral’dır.

Kralın yetkileri kısıtlanmış ve anayasal monarşi sistemine geçilmiştir.

İspanya’nın yönetim şekli de parlamenter demokrasiye dayalı monarşidir.

Adının içinde “Cumhuriyet” geçip de totaliter bir şekilde yönetilen birkaç devlete bakın hele:

İran İslam Cumhuriyeti

Suriye Arap Cumhuriyeti

Özbekistan Cumhuriyeti,

Çin Halk Cumhuriyeti

Ve pabucumun Cumhuriyeti!

Cahil, eğitimsiz, bilgisiz insanları kandırmadan başka türlü nasıl yönetirsiniz?

Kimi istenildiği gibi sunulan dinle, kimi votkayla, kimi de fado ve fiestayla uyuşturur insanları!

Adına “demokrasi” denilen yönetimlerde ayrıca partiler, siyasal manipülasyonlarla yani yalan, dolan, aşırı vaatte bulunma gibiçeşitli propoganda yöntemleriyle, halkın da cehaletinden istifade ederek kolayca seçim kazanabilirler.

Tansu Çiller’in bir ev ve bi de arabadan oluşan “iki anahtar” vaadini hatırlayın?

CHP’nin, Kemal Kılıçdaroğlu’suysa hala “Ülkeye bahar gelecek, her şey çok güzel olacak” gibi soyut vaatlerle gaza getirmeye çalışıyor milleti!

Bak, ilk seçimde Recep Tayyip Erdoğan çıkıp “Emekli ikramiyesini iki katına yükseltip, emeklilikte yaşa takılanların mağduriyetini de gidereceğiz” desin, köydeki gezen tavuğun bile oyunu alır vallahi!

Kılıçdaroğlu ve avanesine de yine baharda kırlarda seke seke dolaşmak kalır!

Bu günün çağdaş demokrasilerinin hepsinde halk gerçek manada bir “siyasal egemenlik” imkanından yoksuldur.

“Demokrasi” olarak adlandırılan bu yönetimlerde ne yazık ki halkın değil, siyasal iktidarı destekleyen çıkar ve baskı gruplarının hakimiyeti söz konusudur.

O yıllarda bu “demokrasi” fikri ilk ortaya çıktığında bu tanım, antik Yunan felsefesinin kurucusu sayılan adamım Sokrates’in,  hiç hoşuna gitmez!

Hatta öğrencisi Platon’un yazılarından anlıyoruz ki, idamına sebep de demokrasiye karşı oluşudur.

Bir gün yine öğrencileriyle sohbet ederken bir öğrencisi Sokrates’e sorar :

“Eğer demokrasi çoğunluğun kararını kabul etmekse adil olan da bu değil midir?

Mesela yüz kişinin oy kullandığı bir yerde elli bir kişinin kararına mı uymak daha adil ve doğru olur yoksa kırk dokuz kişinin kararına uymak mı?

Hem çok mümkündür ki daha çok insanın, daha az insana göre yanılma ihtimali daha azdır.

Şu halde sizin demokrasiye karşı çıkmanız doğru olmadığı gibi,  haklı da sayılmaz.”

Bunun üzerine Sokrates her zaman olduğu gibi soru cevap yöntemini kullanarak o öğrencisine önce sorar.

-Bize söyler misin bilge olmak mı daha zordur yoksa cahil olmak mı?

Öğrenci: Elbette ve hiç şüphesiz bilge olmak daha zordur. Bilge olmak için çok okumak araştırmak ve yorulmak gerekirken, cahil olmak için bir şey yapmaya gerek yoktur.

-Peki o halde bize yine söyler misin toplumlarda cahil insanların sayısı mı çok olur yoksa bilge insanların sayısı mı?

Öğrenci: Elbette ve hiç şüphesiz cahil insanların sayısı fazla olur.

-Peki bize yine söyler misin bir gemide yüz yolcu bulunsa, geminin nerede, nasıl ve hangi yönde yelken açması gerektiğini kaptan mı daha iyi bilir yoksa o yüz yolcu mu?

Öğrenci: Eğer yolcular içinde denizcilik bilgisi olan yoksa pek tabii en iyi bilen kaptandır.

-Peki, o halde diyebilir miyiz ki herkes her konuda karar veremez, herkes bildiği yerde konuşmalı ve her iş ehline verilmeli?

Öğrenci: Pek tabii olması gereken budur.

-Peki, o halde bize yine söyler misin kimin hangi konuda bilgili olup olmadığını bilmeden, sadece çoğunluk oldukları için kararlarını doğru bulmak adil ve doğru olabilir mi? Hem sen de kabul ettin ki bir toplumda cahillerin sayısı bilgelerden hep daha çok olur…

“…….!”

Hiç dağdaki çobanla, bir bilgenin oyu aynı sayılabilir mi?

(Aysun Kayacı’yı öpüyorum buradan!..)

Aziz Nesin’in de ruhu şad olsun, Türklerde malum oran yüzde 60’sa, kendilerine “demokrasi” isteyen Kürtlerde her halde daha düşüktür!..

Sevdikleri kaçırmak isterlerken, O bunu reddeder ve “ölümü” seçer!

Atinalılar tarafından düşünceleri nedeniyle “baldıran zehiri” içirilerek, artık yaşamamasına karar verilen Sokrates’in, Musa’dan da muhtemelen haberi yokken ve Hz İsa’yla, Hz Muhammed henüz hiç doğmamışken milattan önce 399 yılında  söylediği enteresan bir laf vardır: 

“Ölümden korkmak, kişinin akıllı değilken, kendini akıllı sanmasından başka bir şey değildir; zira bu, bir şeyi bilmez iken bildiğini sanmaktır.”

Kaçıp o güne kadar savunduğu düşüncelere ters düşmeyi kabul edemezdi Sokrates.

Ölümden de korkmuyordu üstelik.

Nedenlerini öğrencisi Platon’un  kaleme aldığı “Sokrates'in Savunması” adlı kitabın “Phaidon” başlığını taşıyan bölümünden öğreniyoruz.

Sokrates’e göre ölüm, insan için en büyük nimet olabilir ama herkes başına gelebilecek en büyük kötülük olacağı kesinmiş gibi ondan korkar.

Oysa ölüm ya şuur sahibi bir yaratık olarak varlığımızın tamamen sona ermesi ya da başka bir diyara göç etmesidir.

Eğer birinci olasılık doğru, ölüm “rüyasız bir uykuysa” eğer, o zaman “şaşırtıcı bir kazançtır” aynı zamanda.

En mutlu kral bile rüyasız ve sonsuz bir uykunun hayatındaki herhangi bir günden daha güzel olduğunu bilir!

Diğer taraftan ölüm, kişinin daha önce hayatını kaybedenlerin ikamet ettiği bir yere hicretiyse, işte o zaman daha da büyük bir nimettir!

Çünkü orada eskiden yaşamış bütün büyük kişilerle, şairlerle ve onların şiirlerine konu olmuş kahramanlarla buluşmak mümkün olur.

Her iki halde de ölüm iyi bir şeydir, diye tamamlar Sokrates argümanını.

Tabii, Pervin Buldan ve saz arkadaşlarının yancısı olduğu PKK’nın katlettiği hiçbir canlının ölümü iyi bir şey değildir! 

Kandırılan gençlerin İl, ilçe binalarından dağa götürüldüğü Halkların bişeysi partisi “demokrasiden, barıştan” en son söz edecek yapılanmadır.

Kongresine genel başkan yardımcısı düzeyinde temsilci gönderen CHP’nin de yatacak yeri yoktur çünkü, Kürtçü faşistlerden onlara gelecek tek şey sadece zarardır!

Zamanında SODEP'in zeytini, DEP katranına düşmemiş miydi sanki?

Bazı büyük kentlerde HDP’ye oy verenlerin desteğiyle seçim kazanmayı iş mi sandın ey Ce-Ha-Pe?

Geçmişte İstanbul’u da kazanmıştın, Ankara’yı da!

Nasıl kaybettiğini unutma sakın!

Hülasa, etrafımızda siyaset adına oynanan her şey tam bir tiyatrodur sevgili okur!

Sen de bu senaryonun değişmez piyonusun.

Sosyal medyada istersen sabahtan akşama kadar yaz, maça, konsere git, müzik dinle, rakı iç, mısır patlat, tespih çek, bağır bağırabildiğin kadar!

Piyonsun!