Maliye Bakanı Berat Albayrak, bu memleket için taşın altına ellerinden evvel gönüllerini koymuşlar. Öyledir de. Sanayi üretim endeksi bir evvelki aya nispet % 18 artmış.

Endeks, süreklilik halindeki hareket veya oluşumların belirli zamanlar arasında meydana getirdikleri güç farklarıdır. Mesela bir insanın sabah koşularındaki metre/süre oranının, diğerinde de çiftliğin bir mevsimde domates üretim randımanının bir evvelki dönemlerle mukayesesi gibi…

Yükselmeler, verimlilik artışını gösterirken, yaşlanmaya da işaret eder. Değerlerin düşüşü de, durumun kötüye gidişini gösterir…

xxxxx

Satıcılar, dışarıdan müşteri çağırırken, mallarının en ucuzu olan çağı geçmiş taponların fiyatıyla cazgırlaşırlar. Entariler fistanlar. Bedavadan beş aşağı, sudan ucuz fiyatları, kafaları karıştırır. Bütün mesele, sizi, dükkânlarından içeriye ayağınızı attırmaktır.

Siyaset de ticaret gibi bir meslek.  Pazarlamada niceliğinde farklılık gösterse de, doğruya yanlışa pek bakılmaz. Amaç, oy alıp, para kapıp kazanmaktır.

Amacı mal satıp para kazanmak olan buzdolapçının da yaptığı aynen öyle. En ucuzundan söz edecek en pahalısını satacak…

Yeter ki siz dükkâna giriverin bir kez…

xxxxx

Sanayide üretim endeksinin hazirandaki yüzdesi, mayıs ayı yüzdesinin üzerine çıkmışsa, siyaset başarılıdır. Bu başarı hemen olmasa dahi, yarınların topyekün mutluluğun müjdesini sürer... Borsa açıldığında siyasetin satışını kolaylaştırır…

Endeksler hep aynı çizgide sürüp gitmezler, bunun anlamı, “iki gününü birbirine eşit geçirmiştir, ziyandadır” demektir. Bir evvelkine göre sürekli iniyorsa, yakındır batması; yükseliyorsa, ahalisi sürekli zenginleşse de parası hayır görmez. Hayırsız para şımartır…

Şimdi bakınız etrafınıza…

Beşeri ilişkilerimiz, günden güne çirkinleşiyor.  Şehirlerimizde macun çekilmemiş ve astarı vurulmamış otomobil görülmüyor. Ellili yetmişli yıllarda öyle miydi?  Bugün bir tekçiğini bile arasanız, bulamazsınız sokaklarda…

Hoş bir durum mu?

Bütün otomobiller, gıcır gıcır yeni gibi. Fena mı?

Evet, hem de çok fena…

 “Neden” diyeceksiniz.

Çok basit ve de çok acı ve çirkin. Daha doğrusu, iğrençleşmesine korkunç...

Seksen milyonluk bir kalabalığın içinde, herkes çevresine olduğu gibi kendisine de yabancı ve yalnız…                 

Toplum hayatı işte böyle devam edip gider…

Kendimizi Müslüman sanıyoruz…

xxxxx

Oluyor beş altı sene. Bizim oğlan aldı bizi ailecek Karadeniz’e doğru gezdirdi. Bu gezintide Rize’den geri döndük. Sürekli yeşil görmekten kafayı oynatacaktım. En sonunda haykırdım…

 “Yok, mu lan biraz da çöl rengini görmek. Yeter be; yeşil, yeşil, yeşil. Nereye baksan her taraf envai tonda yeşil?”

Bunun gibi, endeksleri hep yukarı tırmanır gibi göstermeyin. Birazcık da pazarı gezin dolaşın. Gerçek kirli rengi görün ve ne yapacağınızı da acılı-tatlılı çekinmeden söyleyin...

 Taşın altındaki gölünüzü hep yeşil gösterirseniz, hayal sukutuna uğrattığınız toplum sekte-i kalpten gidiverir. Azabının altından da kalkamazsınız…