Elinin hamuruyla kaleme sarılmış modernize bir hanımefendinin , “Din, kırbaç ve afyon” başlıklı  bir  yazısı gözüme takılmıştı.

Korona saldırısı sürerken  oruç tutan Müslümanların karşı karşıya gelince hesap kitapda bulunmayan açıktan ilave zorlukları konu edinmiş güzel bir yazı idi. Oruç ibadetinin kendine özgü mutluluklarını yok edici teravih namazı kısıtları ve yine korona saldırıları dolayısıyla camilerin Cuma ve bayram namazlarına zarureten kapı kapatması, müslümanın oruçlu gönüllerinde yaratacağı mahzunluk duygusunu, sanki canlı hayatında  yaşıyormuş gibi kalemiyle kağıda dökmüştü…

           Şöyle bitiyordu yazısı…

           “Tüm inançlara saygım olmakla birlikte, tüm dinlerin bir avuç egemen gücün, o azınlıktaki kaymak tabakanın, dinleri yoksul çoğunluk kitlelerin üzerinde şaklattığı bir kırbaçtır diye düşünüyorum. Bu bağlamda din adamlarının ve din adamlarını bünyesinde barındıran tüm dini kurumların da bu azınlığın kırbaçlı kontrolünde ve emrinde olduğuna eminim”...

                                                                                        

          Hepsi iyi ve güzel idiyse de, bir yerde takılıp kaldım. Merak ettim doğrusu. Yazısının sonlarına  doğru, belki yanılıyor da olabilirdim, şaşırıp kaldım. İstanbul’da münteşir ulusal bir yayın organında yer bulan ve Edirne’den Kars’a kadar geliş alanda okuyucularını kendi felsefesine davet niteliğini taşıma amacıyla mı kağıda dökülmüştü bu yazı

           Zira, deizm ya da atheizm buharlarına benzer bir koku yükseliyor gibime geldi, biraz üzerine eğilince?

           He ya, öyle de olsa ne gerekirdi ki?..

            Sen nasıl ki  “Besmele’ye alıştırma amacıyla bir Protestan veya Athe’e zekat sofrasında yer ayırabiliyorsun ve sofra kültüründe de buna cevaz var, ayni şekilde bir athe  ya da Dei de, kendi nüfus alanına bir baş daha ilave edilmesini niye isteyemesindi ki ?..

                                                                                  

         Aslında hanımefendinin yazdıklarında isabet ve doğruluk payı da bulunuyor yani. Dinin özü ve ruhu ile, dindarın pratik uygulamasında görülüyor asıl uyumsuzluk.

         Müslümanların halleri, Müslümanlığa uymuyor. Din, tabii ki İslam dini, yanında adam çalıştıran iş güç sahibine “Yediğinden yedirmeği” emrederken, mükellef kişi, işçisinin yediğine elini uzatıyor. Genelde bütünüyle böyle değilse de, maalesef çoğunlukta böyle..

          Kısıtlama denilen tırtıklamayla dikilen yüksek yüksek kule gökdelenler, mal sahipleriyle malsız mülksüz yoksullar arasındaki, hem fiziki hem de sosyal mesafeyi açıyor…

          Gökdelenler, birer kırbaç eseri  olarak zeminde iz bırakıyor..

          Kabaca ifadesiyle, işçisinin temel haklarına, (en başta geleni emeklilik hakkıdır) el atıp kayıt dışı çalıştırdığı işçisiyle birlikte aynı safta yer alan patronların Cuma namazına karışmayan din de, afyon etkisiyle çevre halkını uyutuyor…

            Ezelden ebede hep bu kavga.

            Kullanılan silah da, yine Din.

            Maddi platformda yiyenlerle bakanlar, çalışanlarla çalıştıranlar. İdare edenlerle edilgenler.

            Fizik ötesi zeminde ise imanla küfür.

            Netice-i kelam, Müslümanlık, sanıldığı gibi pek de öyle üç beş kalem iman ve ibadet şartları ezberinden ibaret bir meslek değil…