“Issız yerlerde kendin için bir âlem ol.’’ Plutarkos’un bu sözünü uygulamaya çalışıyorum

Korona günlerinde eve kapanınca müzikten, edebiyattan, resim sanatından, filmlerden bir âlem oluşturdum. Böylelikle ruh sağlığımı korumaya, moralimi yüksek tutmaya, polemiklerden uzak kalıp aklımı yormamaya çalıştım, çalışıyorum.

İletişim ve bilişim çağının ne büyük olanağı; isterseniz insanlığın yaratıcı aklının, güzellik oluşturma yeteneğinin tarihi birikimine internetten bir tıkla ulaşabiliyorsunuz.

 

KURBAN FİLMİ

 

Sanat filmlerini tekrar izliyorum.

Federico Fellini, Yılmaz Güney, Stanley Kubrick, Orson Welles, Ingmar Berman derken bu hafta Rus yönetmen Andrei Tarkovsky filmlerindeydi  sıra.

İvan’ın Çocukluğu, Ayna, Solaris  ve Tarkovsky’nin 1986 da çektiği son filmi Kurban’ı izledim. Sırada İz Sürücü, Andrei Rublev ve Nostalji var.

Kurban’da insana, uygarlığa, savaşa, doğaya, ölüme, aşka, sanata ilişkin öyle sarsıcı cümleler var ki; filmi sık sık durdurdum ve üstünde düşündüm.

Mesela filmin girişinde; Alexander çimlere oturur, sırtını bir ağaca verir, kucağına aldığı minik oğluyla konuşur:

“Ölüm diye bir şey yok. Sadece ölüm korkusu var. Bu dehşetli bir korkudur. Bazen insanlara yapmaması gereken şeyleri yaptırır. Ölümden korkmamayı başarsaydık. Her şey ne kadar farklı olurdu.‘’

 

Alexander devam eder:

“İnsan hep başkalarına karşı savundu kendini. Başka insanlara, doğaya karşı. Durmadan doğaya karşı güç kullandı. Sonuç; güce, şiddete, korkuya ve bağımlılığa dayanan bir uygarlıktan başka bir şey değil. ‘Teknik ilerleme’ dediğimizin bize getirdiği tek şey konfor oldu. Bir tür hayat standartı. Ve bir de gücü korumak için gereken şiddet araçları. Vahşiler gibiyiz! Mikroskobu cop gibi kullanıyoruz. Hayır, yanlış. Vahşiler maneviyata daha çok önem veriyor! Önemli bilimsel bir buluş mu yaptık, onu hemen kötülüğe alet ederiz… Hayat standardına gelince, bir zamanlar bilge bir kişi gerekli olmayan şey günahtır demişti. Ve eğer bu doğruysa uygarlığımız baştan aşağıya günah üzerine kurulmuş demektir. Maddi ve manevi gelişmemiz arasında bir dengesizlik söz konusu… Kültürümüz bozuk. Yani uygarlığımız. Temelde bir bozukluk var, oğlum. Belki de sen sorunu birlikte irdelememizi ve çözüm bulmamızı önerirsin. Geç olmadan bunu yapmalıyız. Geç olmadan…’’

 

KURU AĞAÇ

Ve şu hikâyeyi anlatır oğluna Alexander:

“Uzun yıllar önce bir Ortodoks manastırında yaşlı bir keşiş yaşarmış. Adamın adı, Pamve’ymiş. Bir ağacın yamacına kuru bir ağaç dikmiş. Aynı bunun gibi. Genç bir öğrencisi varmış. Öğrencisinin adı Loaan Kolov’muş. Ona bu ağaç canlanıncaya kadar her gün buraya gelip sulayacaksın demiş. Loaan, her sabah erkenden bir kovaya su doldurup manastırdan çıkarmış. Dağa tırmanır ve suyu kurumuş ağacın dibine dökermiş. Akşam olup karanlık çökünce de manastıra geri dönermiş.  Bu üç yıl sürmüş. Günün birinde yine dağa tırmanmış ve ne görsün koca ağacın her yanında çiçek açıyormuş. Ne dersen de, bir yöntemin, bir sistemin kendine göre meziyetleri vardır. Bazen kendi kendime şöyle derim: Eğer biz de her gün tam aynı saatte bir ayin yapar gibi belirli bir davranışı hiç değiştirmeden sistemli olarak yinelersek dünya çok farklı olur. Bir şeyler değişirdi. Değişmesi gerekirdi.’’

Keşiş haklı; dünyayı değiştirmek istiyorsak harekete geçmeli, emek vermeliyiz.

Bir film izlediğimizde bir hayat daha yaşamış gibi oluruz. Filmler bize deneyim, güzellik duygusu, hayal gücü katarlar.

Sevgili okur; Kurban filmini ne yapıp et izle lütfen.