Bugün Avşa'ya gittim.

Güney Marmara'da, Küçük Bodrum diye de anılan Avşa sakin sessiz. Meşhur kalabalığından eser yok. Neredeyse sadece gençler var. Çalışma yaş grubu içindeki gençler. Ne yalan söyleyeyim, yaz mevsiminde, hayatımda ilk kez Avşa'yı böyle temiz, sakin, ağırbaşlı, çılgınlıktan uzak buldum. İnsanlar denize giriyorlar. Kumsalda, şemsiye altında bazıları güneşleniyor. Bazıları aynı şemsiyenin altında iki-üç kişi minik bir masanın çevresinde sohbet ediyorlar. Kumsal dolu. Ama tıklım tıklım dolu değil. Oysa ben Avşa sahilini hep öyle görmeye alışmışım. Plajda bir havlu koyacak yer bulunmaz. Yollarında kimseye çarpmadan yürüyemezsin. Çarşısı kebap kokuları, Mahmut paşa Yokuşuna taş çıkartan gürültüsü, güneşten kızan sokak taşları arasında nefes alamazken, erimekle buharlaşmak arasında var olma mücadelesi verirsin… Ama dün öyle değildi... İnsanlar yaşadığının farkında, güneşin ve kısa sürecek bir tatilin tadını çıkartıyorlardı.

Hepsi maskeli. Zaten yol kıyısında çeşitli yerlerde iki jandarma, gelen geçeni kontrol edip uyarıyor. Maskelerin usulünce takılması konusunda. Ve hemen herkes kurallara uyuyor…

Biz de tabii. Vapurdan iner inmez aldığımız bir uyarıdan sonra hemen kendimizi toparlıyor ve maskemizi yüzümüze en yakışan şekilde düzelterek gözlemlerimize başlıyoruz.

Ve hayret... Maske bizi sıcağa rağmen rahatsız etmiyor. Üfür üfür bir rüzgâr maskemizin içinde biriken karbondioksiti yok ediyor… Artık, havadan mı, Avşa’nın tenha güzelliğinden mi bilemiyorum. Hiç maskeden rahatsız olmuyoruz...

Düşünüyorum:

Avşa, yirmi milyonluk İstanbul gibi bir metropole bu kadar yakın olduğu halde bu kadar tenha kalmışsa diğer tatil yerlerinin boş olmasına şaşmamak gerekir. İnsanlar geçim derdinde. Sıcağa rağmen çok özledikleri halde bir deniz kıyısında birkaç günden fazla kalamıyorlar. Bütçe yetmiyor. Herkesin ve ülkenin ve dünyanın ekonomisi sarsılmış. İnsanlar bütün dikkatlerini gıda konusuna çevirmiş ve sadece aç kalmamayı düşünüyor. Kapanan iş yerleri, batan firmalar... Parasız kalmak insanları korkutuyor. Mecburen ekonomiye yönelmişler. Butiklerde yeni mal yok. Eskiden kalan kıyafetler vitrinlerde, askılarda. Alışveriş yapan yok. Ayakkabılar öyle. İnsan var olan kıyafetleri ile epeyce bir zaman idare edebilir. Giyim konusunda sadece kışlık ayakkabının gerekli olabileceğini düşünüyorum. Ama gıda konusu öyle değil. Pazarlarda, meyvenin yanına yanaşılmıyor. Sebze çok pahalı. Bir de virüs korkusundan insanların tarım alanında zamanında ekim yapamadıklarını biliyoruz. “Kıtlık yaşanabilir” uyarıları var. Turizm zaten en çok etkilenen gelir kolu... Peki, nasıl düzelecek bu ekonomi?

Alışveriş olmazsa, sermaye hareketi durursa, üretim olmazsa...

El ele vermenin zamanı da; nasıl? 

Nasıl el ele vereceksin?.. İşçi sınıfı yabancı sermayenin elinde. Üretim kârı ülkede kalmıyor ki. Bakkal amca bile yok artık. Sam Amca var. Dubai'nin bankası var. Katar'ın sermayesi var. Marketten alışveriş yaparken aldığımız ürün kadar ambalaj kutu parası ödüyoruz. Maske takıyoruz. Tanesi 1 TL. Günde birkaç tane gerekli sağlığımızı koruyabilmek için. Maskeyi çöpe atarken bile düşünüyoruz.

“Gitti 1 lira çöpe…”

Ha, unuttum sahi... IBAN numarası olsa verecek insanlar da, IBAN numarasını da bankada parası olana veriyorlar. İşi olmayanın bankada parası mı olur?.. Gene borçlu kaldık büyüklerimize… Adam başı 10 lira...

Veremedik işte!..

O kadar da pandemi zamanı sokağa çıkmama hakkımızı kullanamadığımız halde...

Virüse karşı “bize bir şey olmaz” inancına dört elle sarılıp kahramanca göğüs gerdiğimiz halde!..

Sarı saç modasını severek takip ederken, 65 yaş üstü eve kapansın diye istemeye istemeye yaşımızın ilân edilmesine bile göz yumarak, kalbimiz kırıldığı halde...

Gene de kendimizi borçlu hissettik bu vatana...

Eskiler canlarını vermişler. Biz on lira veremedik. Vicdan azabı ile nasıl yaşanır bilmem ki!..

Neyse, yine de teselli olacak nedenlerimiz var elimizde.

Eve kapandık. Canımızı kurtardık. Dizlerimizdeki ağrı mı? Ne yapalım; olacak o kadar der, merdiven basamaklarını tek ayakla ineriz, tek ayakla çıkarız.

“Hem sokağa çıkmayınca ayakkabılarımız da eskimez”, deyip, sevinir teselli oluruz biz.

Biz böyle bir milletiz işte. Her şeye göğüs gerip, kötüden daha kötüsü de var diye düşünüp kendimizi teselli edebilen!..

Zaten bayram ikramiyesi ödemeleri de başlıyormuş. Muhalefet bir maaş vaat etmişti. Vatandaş iktidara ayak uydurmuş, bin lirayı tercih etmişti. Vatandaş hesap yapmasını bilmiyor değil ya!

Demek ki o zaman ağırlıklı olarak emekli vatandaş bin liranın altında maaş alıyordu, bin liranın daha iyi olduğunu hesaplayıvermişti. Şimdi hiç olmazsa bin beşyüz olsun diye kampanyalar yapıyor.

İyi... Hâlâ ileriyi iyi göremiyor ama, hiç olmazsa zam, bin liradan iyidir.

Hem sonra Ayasofya da var artık...

Geçer bu günler de!..

Ekonomi de tıkırındaymış nasıl olsa...

Öyle diyorlar... İnanmak lâzım!..

Daha düşüneceğim de arkadaş sesleniyor. “Haydi Meral… Vapur göründü… Kaçırmayalım.”

Vapura yetiştik.

Denizde olmak güzel. Karada olmak bana yaramıyor galiba. Kara kara düşünüyorum ayaklarım yere basınca…

Ama deniz... Su... Başka bir şey.

Bomboş vapurda tek başına bir köşeye çekilirsin… Maskeyi de atarsın çöp poşetine. Derin derin nefes alırsın.

Hey... Özgürlüüüüük!

Hey... Özgürlük!..