Sevgili arkadaşlar, dostlar, kaliteli İnsanlar, muhteşem hanımefendiler;

 

Kalpten çıkan söz kalbe gider. Ağızdan çıkan söz ise kulağa gider. Akıllı insanın ağzı kalbinde, akılsız insanın kalbi ise ağzındadır.

Hayat gitgide bir mağazaya benzemekte.

Şöyle ki, bir şey satın alacak paramız olmasa bile içeriye girip; “sadece bakıyorum” diyerek kıyafetler deneyebileceğiniz bir mağazaya.

Ama hoşumuza gidecek bir kıyafeti bulduğumuzda da onu alamayacağımız bir mağazaya…

 

Dünyamız artık kedi ve köpek, kuş ya da böceklerin dünyası gibi “kendi içinde” bir dünya değil.

 

“Oğlum,” demiş baba balık, akvaryumdaki yavrusuna; “dünya, su dolu büyük bir kutudur.”

 

Biz de akvaryumdaki balık misali zannediyoruz ki, dünyamızın dışına çıktığımızda hayat yoktur!

Bir balık gibi düşünmekten, kendi algımızın dışındakileri kabul etmeye evrildiğimizde her şey muhteşem olacak eminim.

 

Akvaryum analojisinde vurgulandığı üzere, dünyamız herkese yetecek büyüklükte… Onun için başkasının yerini kapmaya çalışmaktansa, çalışarak gerçek yerinizi bulmanın ayırdına varmak gerekli.

Küçük bir azınlığımız bunu yapmak yerine tüm çirkinliğini kullanarak, doğal seçilimde elenmeyi tercih etse de.

 

Harvard’dan ünlü bir biyokimyacının öğrencilerine söylediği, bilimin gidişi ile ilgili şu özlü söz ilginçtir:
“Bizim size öğrettiklerimizin yarısı muhtemelen yanlıştı, ama maalesef hangi yarısı olduğunu bilmiyorum.”

 

 

Nükte de içeren bu söz, bilimde bugün doğru gözüken bazı bilgilerin yarın yanlış olabileceğini ve bilimin sonsuzluğunu vurguluyor bir bakıma.

 

********

 

Malzemeler dünyasında yaşıyoruz. Etrafımız gündelik tasarım ve mühendislik mucizeleriyle çevrili. Çeliği düşünün: Ağzımıza sokuyor, istenmeyen tüylere karşı kullanıyor, içine biniyoruz.

Bakınca en sadık dostumuz ama nasıl işlediğini bilmiyoruz.

Cam neden saydam?

Lastiğe esnekliğini veren ne?

Ataş neden bükülüyor?

Bir malzeme neden göründüğü gibi görünüyor, neden davrandığı gibi davranıyor?

 

“Kendimizi uygar saymak hoşumuza gidebilir ancak bize uygarlığı bahşeden, büyük ölçüde malzeme zenginliğimizdir…

Biz onları yarattık, onlar da karşılığında bizi bugünkü halimize getirdiler.” diyen Mark Miodownik, bizi malzemelerin iç dünyasına götürüyor. Mucidini idamdan kurtaran porselenden ayakkabılarımızdaki köpüğe, elinizdeki kâğıttan uygarlığımızın günah keçisi betona kadar, yaşamlarımızı şekillendiren bu mucizelerin nasıl doğduğunu, keşiflerinin ardında yatan akıl almaz öyküleri ve tüm bu yolculuğun insan ırkının becerisine, yaratıcılığına dair ne anlattığını ortaya koyan “Eşyanın Tabiatı“ adlı okunası.

Kitabı benzersiz kılan, 20 dilde yayımlanmış bir popüler bilim klasiğine dönüştüren şey Miodownik’in saplantı derecesindeki tutkusu ve bu tutkuyu kelimelerle bize bulaştırma becerisidir.

(Resim1)

 

 

Sadece etrafımızdaki nesnelere değil, dünyaya bakışımızı da değiştiriyor. Nitekim, nöroloji profesörü ve ünlü yazar Oliver Sacks da “Bu kitap yüzünden sabahladım.” derken haksız da değil.....

 

Sevgi ve selamlarımla.