​​​​​​​Sıcak bir yaz günü…

Her Cuma 38 parça köyden gelenlerin ürünlerini satmak, ihtiyaçlarını gidermek için vardıkları pazar yine kurulmuş, ortalık ana baba gününe dönmüş bile.

 

Yaklaşan namaz için artık son hazırlıklarını yapan yaşlı adamlar ceketleri omuzlarında, mendilleri enselerinde, caminin etrafındaki çeşmelerde abdest almaktalar.

 

Beylik’in orası kavun kokuyor; koca bir kamyonla mal getiren satıcılar çürük çıkan ya da yumuşamış ürünleri yol kenarına öylece atıvermişler.

 

Toplam 38 parça köyün delisi “Sülo” yenebilecek gibi olanları çekirdekleriyle birlikte afiyetle götürüyor.

 

Bal arıları pekmez fıçılarının üzerine konup kalkarak o günkü nasiplerini kısa yoldan almaya çalışıyorlar.

 

Her tezgahtan, her sepetin başından birileri bağırıp müşteri çekmeye uğraşıyor.

 

Sonra “Tak tak tak”!..

 

“Adam vurmuşlar” diyor birileri!

 

Keles’in, Kıranışıklar Köyü’nden olan çiftçi, pazarda hasmını görünce dayanamıyor ve arkasından adını seslenip, yüzünü döndürünce ilçe pazarında çift tabancayla takır takır vuruyor köylüsünü! 

 

Önce ölüyü kaldırıyorlar; bir kova su temizlemeye yetiyor yerde biriken kanı, ardından da Jandarma gelip, bir kenarda metin bir şekilde kaderini bekleyen katili alıp götürüyor.

 

Sanki hiçbir şey olmamış, az önce tüm bunlar yaşanmamış gibi devam ediyor hayat; bir süre susan satıcılar ufak ufak bağırmaya başlıyorlar yine.

 

Elinde Pazar çantası, üzerinde yünlü mantosuyla “Hanım Müse” (Munise) geçiyor yanımdan.

 

Babamın Bursa’dan ikinci el alıp, tamir ettirdiği bordo bisikletimin zilini sürekli çalarak yol bulmaya çalışıyorum insanların arasından.

 

Soluğu anneannemin yanında alıyorum.

 

Bütün akranlarım Cuma günleri galvaniz bir kovanın içinde buzla soğutulmuş “Uludağ Gazozu” satıyor.

 

Bunu ben de yapmak istiyorum ama sermayem yok!

 

“Bi kasa be anneanne” diyorum, “bi kasa gazoz alıver bana. Söz, satınca gelip parasını ödeyeceğim”!..

 

Kıyamıyor rahmetli, hoş bir kasada bulunan 24 şişede toplasan bu gün için ederi belki 24 lira yapar ama o miktar da bende yok!

 

Merhum Leblebici Yakup’tan beş-on kuruşa gazete külahının içinde leblebi tozu, Saleh’in (Salih’in) bakkal dükkanından 25 kuruşa horoz şeker aldığımız yıllar.

 

Beni de eteğinin dibine alarak hemen evin bahçesindeki arka kapıdan çıkarak  “Hacı Goyun’a” (Koyun) sesleniyor anneannem.

 

Uludağ Gazoz’un ilçedeki tek satıcısı Hacı Goyun o zamanlar.

 

Bir görseniz, dükkanında züccaciyeden, giyime, bakkaliyeden, kara lastik ayakkabılara, pire tozundan, at nalına dek her şey var.

 

Hoca selayı verince, camiye yakın bir yer tutuyorum kendime saplı kovamla birlikte.

 

Çünkü az sonra millet Cuma namazı için o tarafa gelecek, biliyorum.

 

Hava sıcak mı sıcak…

 

En üstte bulunan buz gibi bir şişe mıknatıs gibi beni çektikçe çekiyor kendine doğru!

 

Dayanamayıp kapağını açmamla birlikte dikiveriyorum şişeyi.

 

Ooh! Nasıl da güzel, gazozdan genzime yayılan gaz aynen bir ejderhanın alev püskürten ağzı gibi, burnumu yakarak dışarı çıkıyor.

 

Sonra bir tane daha!

 

Ardından yine!

 

Pazar dağıldığında içtiğim gazozların maliyeti, sattığım gazozların cirosundan fazla çıkınca boş şişeleri tahta kasaya doldurup, anneannemin bahçeye, şimdi yerinde yeller esen koca ninemden yadigar, o nefis meyveler veren dut ağacının dibine bırakıyorum.

 

“Olmadı mı oğul” diyor, anneannem gülerek?

 

“Bana göre bir iş değilmiş gazoz satmak!..”

 

“Uludağ Gazoz’un”  yeni  “reklam sloganını” görünce, içimde sanki o yıllardan kalma bir boşluğu kapatmak istercesine anılar depreşiyor:

 

“Belki  gazoz  satmayı  beceremedim  ama  aradan  geçen  uzun yılların  ardından  eli  kalem  tutan,  okuduğunu da  anlayan  bir insan  olmayı  başarabildim,  ne dersiniz?!.”

 

Muhtemelen, İstanbul’daki  reklam  ajanslarına  milyonlar  ödeyip, tanıtım kampanyaları düzenliyorlar Nuri Erbak’ın yeni kuşak torunları.

 

Ne deniyor sloganda?

 

“Türkiye’de tek koruyucu içermeyen efsane gazoz.”

 

Ne içermeyen?

 

“Tek koruyucu içermeyen!..”

 

Ee  “tek koruyucu” içermiyorsa çift mi içeriyor, üç mü beş mi?

 

Bir reklam kampanyası için çok ama çok kötü, amatörce bir cümle!

 

Eğer verilmek istenen mesajla yüzde yüz tüketici güvenliği ve sağlığına vurgu yapılmak isteniyorsa, doğru ifade şöyle olmalıydı:

 

“Türkiye’de hiçbir koruyucu içermeyen tek gazoz, Uludağ efsane gazoz!..”

 

Ha! Bir de şu “Sivaslı Sindi’yi” su reklamlarında oynatmayı bırakın artık ya!

 

“Hindistanlı Fatih”  bile daha çok susatır insanı inan olsun!

 

Yaratıcı olun biraz.

 

Kadının yüzündeki ben büyüdü, büyüdü, İzzet Altınmeşe’ninki kadar oldu vallahi!

 

Hayır, insanın gözü oraya takılmaktan başka bir yere de bakamıyor canım!