Covid-19 çıktıktan hemen sonra, Türkiye ortaya çok iyi bir model koydu.

Virüs Türkiye’ye daha gelmemişken, virüs ile söylenen bilgilere göre sürekli tedbir alıyordu. Başlarda, virüs için en belirgin olan semptom yüksek ateş idi, devlet hava, kara ve deniz yollarından ülkemize girişlere ısıya duyarlı kameralar koydu, gelen tüm yabancı yerli insanlar tarandı.

Sonrasında da bilim kurulu kuruldu, bu kurulun tavsiyeleri doğrultusunda sürekli tedbirler alındı. Buraya kadar her şey çok iyiydi. Olması gerekenlerdi ve eksiksiz yapılıyordu.

İlk çıkan vakadan itibaren işin ciddiyeti kavranmış ve gerekli olan her şey yapılıyordu. Virüsün hızlı yayılması ve ilk çıkan ülkenin de Çin olması hem kafaları çok karıştırıyordu, hem de ortalık bilgi kirliliği ile doluyordu. Hepsinden önemlisi Çin’den gelen verilere de pek güvenilmiyordu. Her şeye rağmen, daha Dünya Sağlık Örgütü hastalığı “Pandemi – Yaygın Hastalık” olarak tanımlamamışken, Türkiye çok hızlı hareket etti, virüsün ülkeye girmemesi için ne gerekiyorsa imkânlar çerçevesinde yaptı.

Türkiye o süreçte o kadar başarılı idi ki, yerli ve yabancı hemen herkes takdir ediyordu. Başta Bakan Fahrettin Koca olmak üzere bilim kurulu üyeleri ve hükümet bu konuda takdir ediliyor ve destekleniyordu. Ancak, tüm bu başarılı ve güzel işlere gölge düşüren bazı şeyler vardı. İlk olarak, ülkemizde tespit edilen vakaların hangi şehirde olduğu gizlenmişti, bu kafa karışıklığına sebebiyet vermişti, ancak yapılan açıklamalar doğrultusunda, vakanın hangi şehirde olduğunun gizlenmesinin anlaşılabilir tarafı olduğu görülüyordu.

Sonraları süreç başarılı bir şekilde yönetiliyordu, ta ki temmuz ayı ortalarında yeni bir karar alındı. Bu karar ile artık tespit edilen vaka sayıları yerine tarifi tam da belli olmayan ancak “semptom gösteren hasta” sayısı ve yanında da ağır hasta sayıları açıklanıyordu. Bu açıkça şu anlama geliyordu, ülke de vaka sayılarında artış vardı ve gizleniyordu. Alınan karar zaten çok iyi bir şekilde duyurulmamıştı, pek kimsenin haberi bile yoktu, herkes açıklanan hasta sayısını hala ülkenin vaka sayısı olduğunu zannediyordu. Hele Avrupa ve ABD’de ikinci dalganın etkisi ile vakaların 20 bin civarında seyrettiği bir dönemde, ülkemizde açıklanan 2 binli rakamlar, vatandaşı rehavete itiyordu. Bizim ülke olarak çok iyi durumda olduğumuzu düşündürüyordu ve kimse bireysel tedbirleri almak istemiyordu. Geçen sürede ve gelen tepkiler üzerine devlet bu yanlıştan vazgeçince açıklanan gerçek rakamlar tablonun vahametini ortaya koyuyordu. Devlet yanlıştan dönmüştü ancak geç kalmıştı, olan olmuştu. Hem hastalık iyice artmıştı hem de devlete duyulan güven iyice zedelenmişti. Onca başarı ve onca çabanın sonucu güven eksikliğine dönüştü.

Şimdilerde başka bir sorun daha var, bu yapılan yanlıştan kaynaklı, devlete duyulan güvenin kırılması, vatandaşına devletin getireceği aşıya duyulan güveni de zedelemiş durumdadır. Yapılan anketlere bakıldığında, yapılan tartışmalara ve halkın genel durumuna bakıldığında büyük bir oran aşı olmak istemediğini söylüyor.

Ayrıca Devlet şimdi tüm vakaları gösteriyor, bu kez günlük ölümlere şüphe ile bakılıyor. Bir kere güven zedelenince arkası geliyor ve yapılan hiçbir açıklamaya itibar kalmıyor maalesef. Avrupa vaka sayıları 15 bin civarında ve her ülkenin ölüm sayıları ise 500 civarında olduğu halde Türkiye’nin vaka sayıları 30 bin civarında, yani Avrupa ülkelerinin iki misli kadar ancak ölüm oranları Avrupa ülkelerinin yarısında da az. Bu inandırıcı gelmiyor.

Devletimiz şeffaflığını kaybetmeyecekti. Hiç gereği yoktu. Kaldı ki devlet bu tür konularda bilgi gizleme hakkına sahip olmamalı, gerekçesi ne olursa olsun. Bu bir yetki meselesi de olmamalı. Milletin kendisi ile ilgili olduğu için toplumun topyekûn karar vermesi gereken konulara devlet yetkililerinin müdahale hakkı olmamalı.