Koskoca Bursa…

Eli yüzü düzgün, ağız tadıyla kitap seçilip satın alınabilecek sadece “iki kitabevi” var kentimizde.

Biri, ömrü yarım asıra yaklaşan “Ezgi” diğeriyse, “BKM”

Ezgi’nin kurucusu Edibe Usta bir vakitler sadece kitap satışından  geçinirken, BKM’yi var eden Kutbettin Bingölbalı daha en baştan işin içine kırtasiyeyi de soktu.

Zaten kitapçılıktan kim onmuş ki, eczanelerin her naneyi sattıkları gibi, onlar da bir boya olsun, kalem, kalemtıraş, boyama kitabı, oyuncak gibi malzemeyi de bulunduracaklar dükkanlarında elbette ama…

 

İşin o yanına geçmeden önce koskoca Bursa’da bir ömür geçirmiş yüzbinlerce insan varken, iki kitapçıdan birini bir Artvinli, diğerini de bir Muşlu'nun açması ironik bir olay bana göre de.

Geçenlerde bir öğle arasında İzmir yolu civarında bir saat kadar boş vaktim oldu.

Önce Ezgi Kitapevi’ne uğradım, hem şöyle rahatça bir gezeyim, hem de kendime birkaç kitap bakıp seçeyim diye.

İçeriye yeni adım atmıştım ki, bir hanım gelip “Van Gogh fırçası” ne kadar acaba” diye sordu?

Hani şu bir-iki resim kursuna gidip de kendini Fikret Mualla sanan “kurabiye canavarı” kadınlar var ya?

İşte onlardan biri.

Aklınca “Van Gogh” fırçasını alınca elindeki gereç sihirli bir değneğe dönüşecek ve bu ablam da “Van Gogh Sabriye” unvanıyla sanat tarihine geçmiş olacak!

Kasada duran Edibe’nin elemanlarından birinin “130” lira dediğini işittim ama küsuratı da duyamadım doğrusu!

Vay anasını!

 

Bunun boyası, fırçası, tuvali derken, dandikbir yağlı boya çalışmasına yatırılan para bir servet be!

Hiç bu sosyal ve kültürel meseleye parmak basmıyorlar kentimizin “köşe yastıkları” ne yazık ki!

Sağa sola, cama camekana, yazıcıdan aldıkları çıktıları yapıştırmışlar Ezgi Kitapevi’nin işletmecileri.

Özetle deniyor ki orada:

 

“Korona var korona, sakın dokunma orama! İstediğin bir kitap varsa seç, çok oyalanma burada, ondan sonra hemen s..tir ol geç!..”

 

A4 kağıtlara yazılan mesaj aşağı yukarı böyleydi yani!

 

Arka tarafa dolanıp birkaç kitap bakayım dedim, “olmaz” dediler!

 

İyi de kardeşim, bir kitap ellenmeden, koklanmadan, arka kapağından başlanarak hızlıca göz atılmadan alınır mı hiç?

 

“Bizde böyle” dedi, kısa boylu yaşlıca tıkaç bir başçavuş, “çok düşündük, bu kararı aldık”!..

 

Ezgi’ye hiç yakışmamış doğrusu!

 

Oysa bir hastane, eczane gibidir kitapçı dükkanı, çalışanlarıysa en az sağlık görevlileri kadar fedakar olmalıdır.

 

Eczane gibidir çünkü beynin, ruhun beslenip, tedavi edilmesi için gerekli ilaçlar sunulur orada.

 

Nitekim, Ezgi’den adeta kovularak çıktıktan sonra vardığım Fatih Sultan Mehmet Bulvarı’ndaki BKM’de güleryüz ve sevecenlikle karşılandım.

 

Üstüne üstlük eskiden okuduğum bazı kitaplarla da raflarda yeniden karşılaşıp, onlardan birer tane dostlar için de satın aldım.

 

“Mikrop kapabiliriz” diye okuru kitaptan ayıran bir işletmenin personelinden ne köy olur, ne de kasaba!

 

Oysa normal zamanlarda bile “nöbetçi kitapçı” uygulaması getirilse, aynen fırınlar ve tatlıcılar gibi sokağa çıkılamayan günlerde kitapçılar da  açık tutulup, evlere servis yapılsa yeridir kanımca!

 

Ben bu akşam saat 9’da balkona çıkıp, alkış tutarak Ezgi Kitapevi’nin bu uygulamasını protesto edeceğim arkadaş, var mı bana katılan?

 

Ne komik ve mantıksız bir hareket değil mi?

 

İnsanlar balkona çıkıyor, bayram çocukları gibi saygı duruşunda bulunuyor, sonra guguk kuşunun kanat çırpması gibi “çap, çap, çap” alkış yapıyor ve bu hareketiyle “sağlık çalışanlarının” yanında durup, onlara destek vermiş oluyor!

 

“Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane parkında

Ne sen bunun farkındasın ne de polis farkında.”

 

Nasıl bir destekmiş bu?

 

Madem o insanlara yanlarında olduğunu hissettireceksin, al iki kilo kuru pasta, yap bir tepsi ıspanaklı börek, sar bir tencere yalancı dolma da götür hastaneye bırak bakalım g.tün yiyiyorsa?

 

Asıl destek böyle olunur işte.

 

Kim ne yapsın senin balkondan alkış tutmanı?

 

Yaratıcı onca yanımıza rağmen bazen hakikaten “zeka düzeyi” çok düşük eylemlere kapılabiliyor üstelik de toplumun okumuş, aydın kabul edilen bir kesimi.

 

Sanal, yapay ve nümayişe dayalı yapılan pek çok şey.

 

Sağlık çalışanları için şimdiye dek balkonlarda alkış tutan “sözde duyarlı” insanların varlığını duydunuz da…

 

“Ölü yıkayıcıları” için dertlenen birilerini gördünüz mü hiç?

 

Onların önüne her gün hastalık bulaşmış bir sürü cenaze geliyor.

 

Ya da ne bileyim, örneğin “mezar kazıcıları” için farkındalık yaratmaya girişmiş “sözde aydın” olan bir vatandaşa rastladınız mı?

 

Var ya…

 

Hepiniz içi boş teneke, birer hikayesiniz hikaye!

 

Ya da şöyle özetleyeyim:

 

Mesele kedi ya da köpek olunca “hayvan severin şahı” kesilen, döner kebabı, pirzolayı buldu mu mideye afiyetle indiren, tabağındaki canlı canlı haşlanarak öldürülmüş ıstakoz fotoğraflarını sosyal medyada paylaşarak aşağılık duygusunu dindiren, çocuğunu götürüp ata bindiren ancak, “Avustralya’da katledilen binlerce deve” haberlerini içine sindiren, deve mi yoksa kuş mu olduğu hiç anlaşılamayan birer ucubesiniz hepiniz!

 

Bu kentte “sağlık çalışanlarının” gerçekten, samimiyetle yanında olduğunu bir tek yayın kuruluşu kanıtladı o da “Bursa Şehir Gazetesi” oldu.

 

Neden mi?

 

Gece gündüz hizmet veren, virüs bulaşma riski en yüksek olan ambülans şoföründen doktora, hemşireden hasta bakıcıya, eczacıdan teknik personele değin sağlık çalışanları, farkında olmadan çoluk çocuğa da bulaştırabilirim endişesiyle haftalardır evlerine gidemiyorlar.

 

Peki, nerde yatıp uyuyor bu insanlar?

 

Nerede olacak, dışarıda otellerde.

 

Peki, “kitapçı” yerine gidip otel açmayı tercih eden Bursalı bazı işadamları sahibi oldukları konaklama tesislerini hiç düşünmeden bu insanların hizmetine sunarlarken, aralarından kimileri de yaşanan drama acımasızca kulak tıkamadı mı?

 

İşte bu duruma karşı “farkındalık” yaratmaya çalıştı Şehir Gazetesi’nin sahibi, FETÖ Avcısı Nezir Asaroğlu.

 

Bazıları gibi ciğersiz ve “gevşek” olmadı!

 

Yine “gevşekliği tescilli” kimileri gibi gözlerini cilli gibi sağa sola oynatarak, kemiğini yaladığı müteahhit patronlarının köpekliğini yapıp, iş takipçiliğine soyunmadı!

 

Sana gelince Esed

 

Senin adın bundan böyle “Esat” değil, benim gözümde “Esed”!..

 

“Gasteciyim” filan diyorsun ya oradan günah çıkartmaya çalışarak…

 

Niye yazmadın Cavit Çağlar’ın, Bursa’daki otelini sağlık çalışanlarına açmadığını?

 

Cavit Çağlar’ın oteline sağlanan kıyak imar imtiyazını yazdın mı?

 

Peki ya Mudanya Yolu’na, üstelik de organize sanayi bölgesine, Koru Park gibi dev alışveriş merkezi ve konutlar yaparak Bursa’nın bir kez daha kulağına koymak isteyen Cavit Çağlar’a dokundun mu?

 

Neyi yazdın, neyin gastecisisin sen?

 

Yıllarca Olay TV’de memurluk yapan bir “klavye kullanıcısıydın” hepsi o kadar!

 

Bu gün çık Bursalılara sor, ”Esat Kaplan diye birinin yaptığı gasteciliği” anımsar mısınız” diye, onca yıla rağmen adını, kim olduğunu bilmez çoğu kimse.

 

“Gevşeği” bile sorsan insanlara, “AK Parti’nin danışmanlığını yapıp, 17-25 Aralık’tan sonra FETÖ’cülerle birlikte Afrika’ya, onların okullarına gidip, dönüşte methiyeler yazan cıvık, kıblesi belli olmayan herif değil miydi O” yanıtını vereceklerdir sana!

 

Nesin sen Esed, gasteci misin yoksa …..