Filistin’de kendilerine toprak satın alıp, üzerine kurdukları kibutzlarda önceleri komün yaşamı süren Yahudilerin bir kuralı vardı.

Her çocuk 8-10 metrekare de olsa küçük bir bahçeye sahip olacak, yine her çocuğun en az bir hayvanı bulunacaktı.

Bir bireyi hayvan sevgisini duyumsayarak yetiştirmek ne kadar güzel bir yaklaşım öyle değil mi?

Asya’nın bozkırlarında koyun, keçi yetiştirerek geçinen, yaşamının büyük kısmını at sırtında geçiren Türklerin göçerken pek çok köpek türünü de yanlarında getirdiği bilinir Anadolu’ya.

Büyürken çok sayıda civcivim, sonradan babamın yahni yaptığı minicik bir oğlağım, kuşlarım, balıklarım oldu benim de.

Annem abdestim bozulacak diye bahçede köpek beslememize izin vermez ancak, yemek artıklarını kedilere vermemize ses çıkarmazdı.

Adına “manca” dediğimiz akciğer parçaları alırdık kasaplardan; patigiller çok severlerdi onu.

Sonra uzun yıllar uzak kaldım hayvanlardan, ta ki kızım çöp kutusunda bulduğu yavru Kezban’ı eve getirene kadar.

Ardından Ayça Hanım ve Beyaz Bey geldiler bahçeye.

Yıllar yılları kovaladı, acılı vedalarla her üçünü de kaybettik.

Şimdilerdeyse evde Şermin Hanımla paylaşıyoruz hayatı.

O Türkçe öğrendi, ben de “kedi dilini” bu arada.

Her istediğini mükemmel bir şekilde anlıyorum artık.

Aynen insan gibi merkezi sinir sistemi ve duyguları var Şermin’in.

Karnı acıkıyor, susuyor, özlüyor, korkuyor, merak ediyor, yaramazlık yapıyor ve bunu biliyor, oyun istiyor, içeri giren sinekleri avlıyor, sevgi arıyor, uyuyor, uykusunda rüya görüyor, istediği şeye karşılık vermezsem sinirlenip huysuzlaşıyor, sesimi azıcık yükselttiğimde hemen koşup geliyor, patisiyle yüzümü okşuyor, bazen yalnız kalmak istiyor saklanıyor yani, bir insanda hangi hisler varsa aynıları Şermin’de de mevcut.

Sonra, evdeki artanların verildiği bahçedeki kedileri, her gün düzenli olarak yoldan geçerken beslenen köpekleri de var hanenin.

Dahası, hafta sonları sık sık çıkılan pikniklere giderken yolda rastladığımız sokak hayvanları için kasaptan alınan kemikler, yiyecekler de var hayatımızda.

Ancak geçen Pazar günü o kadar üzüldüm, o kadar üzüldüm ki anlatamam sizlere!

Hava soğuk olduğu için önce arabayla turlayalım, sonra da dönüşte Uluabat’a uğrayıp, turna balığı yiyelim diye düşündük.

Amacımız Çalı Yolu’ndan devam ederek Mustafakemalpaşa’ya ulaşmak önce.

Hasanağa ve Unçukuru arasındaki bölgede seyir halindeyiz…

Derken, yolun sol şeridinde “lütfen beni de alın yanınıza” dercesine bekleyen sarı renkli sürmeli gözlü bir kedi…

Allah kahretsin, arabada yiyecek namına hiçbir şey yok!

Yanımıza da alamayız çünkü, evde bir tane var zaten, hem o an emin olmak da mümkün değil; evi, barındığı yer ya oradaysa?

Yavaşça bastım gaza; bu arada aynadan da gözlüyorum arkayı.

Arabanın sesini duyan 15-20 kedi daha fırladı çalıların arasından yola!

Ve hepsi birden ardımızdan koşmaya başladılar.

Belli ki topluca bırakılmışlardı oraya ve yakınlarda hiçbir ev yoktu.

Kısa bir süre sonra bir köpek sürüsü kesti yolumuzu.

Her cinsten vardı aralarında.

Ve hemen hepsi insana alışkın, hepsi şehirden getirilmişti.

Arabanın önüne attılar kendilerini havlayarak, korna basıp ilerlemeye çalışmama rağmen çekilmiyorlardı bir türlü!

Ve hepsi açtı, çok açtı üstelik!

Zar zor geçebildik aralarından.

Onlar da uzun süre koşturdular arkamızdan!

Biraz sonra aynı manzarayla tekrar karşılaşacağımızı nereden bilebilirdik ki?

Hasanağa, Unçukuru arası kedi köpek kaynıyor sevgili okur!

Ağlarsınız hallerini gördükçe!

Nilüfer Belediyesi tarafından bırakılmadıkları net çünkü, küpe yoktu hiç birinin kulağında.

Nilüfer Belediyesi Veteriner İşleri Müdürlüğü bildiğim kadarıyla sokak hayvanlarını kısırlaştırıp, kulaklarına da küpe taktıktan sonra bırakıyor yaşadıkları bölgeye.

Ertesi gün soruşturdum, Mustafakemalpaşa tarafından getirilip terk ediliyormuş masum canlılar.

Hatta,araçlarını boşaltmak için Fadıllı’ya kadar ulaşıyorlarmış bu hayvan avcıları.

İmkanı olan okurlarımdan ricam, vakitleri varsa hemen, yoksa içine bir doğa gezisini de katarak hafta sonu, yanlarına bolca kemik ve yiyecek alarak aynı güzergahtan geçmeleri.

Ne demek istediğimi anlayıp, bu soğukta orada yaşanan “mezalimi” yakından görecek ve belki de içlerinden birini alıp getireceksiniz yanınızda eve dönerken.