Uzun zaman oldu, şiire yer vermedim. Sürekli gündemin hayatımızı ilgilendiren kısımları üzerine yazmaktan olsa gerek. Arada bir öykü ve şiirlere burada yer vermeyi çok istiyorum. Gündem ile bu kadar yoğun ilgilenmek istemiyorum ama gündem o kadar herkesi ilgilendiriyor ki; yazmasam kendimi sorumlu hissederim.

Bu kez bir şiir denemesi var, aşağıda okuyabileceksiniz, ama öncesinde şiirin hikâyesini özetlemek istiyorum. Tabi dediğim gibi bir deneme şiir olduğu için eksikleri var ama anlatmak istediği şeyler ve yazılma hikâyesi ile şiir tam bir uyum içerisinde olduğu için etkilendim. Hikâyesi ile beraber okursanız etkileneceğinize eminim.

Anne, Baba çocukları Derviş, Faik ve Hilal, mutlu bir aile ve hayatın tüm sıkıntılarına rağmen, çocuklar anneleri ile birlikte babalarının sırtındaki yükün farkındalar, ellerinden gelen her türlü desteği sonuna kadar veriyorlar. Baba ise onca yükün altında bir de hastalıkla boğuşuyor. Yılda bir ya da iki kez çok ağır atlatılan bir hastalık ve birkaç kez de yükün ve hastalığın ağırlığı kalbini de zorluyor. Baba kırklı yaşlara gelmiş ömrünün baharında, çocukları ve eşini çok seviyor. Her türlü çileye ve zorluğa rağmen onlara hiçbir şey yansıtmıyor ancak kaderin ne getireceğini kimse bilemez. Bu mutlu aile de kaderlerinde bir süre babasız yaşamak olacağını bilemiyorlardı.  Zamanı gelmişti ve Baba evi terk etmiş, yuvayı, mutlu yuvayı terk etmişti. Gideni ne bekliyor bilemiyoruz ama geride kalanları acıklı ve acımasız günler bekliyor. Nitekim Baba’nın ardında Hilal acıya dayanamamıştı, babasının gittiğine inanmak istemiyordu ve hiç mantıklı davranmıyordu. Sakinleştirici ilaçlar da fayda etmiyor ve Hilal Sakinleşmiyordu.

Bu duygu yoğunluğu içerisinde Ahmet, taziye çadırı içerisinde etrafına bakınır görünürken, aklında geçen bu duyguları geldiği haliyle yazıyordu. Ahmet’in ilk denemesi değil ama sanırım en güzel şiiri bu. Aşağıda sizin de takdirlerinize sunuyorum…


HırkasızDerviş

Of! Zamana yemin olsun!
Vefamı çabuk soldurdu.
Ölene, ölene değin ağlayacaktık,
Gaflete yaşları kurutturdu.

Mukadderat imanımı tokatlıyor.
Cuma selası babama veriliyor.
Ben o ben değilim bu perşembe,
Hırkasız derviş gibiyim; içim titriyor.

Teselliler yalancı bu gün, ağıtlar yalancı.
Tek ağıt bulutlar ardında, hilalin çığlıkları.
Seni anmaya bu sessiz çadır layık mı?
Çıt yok, çatırdayan odundan gayrı.

Bu gün neden bulutlusun sevgili gökyüzü?
Kim efkarı ciğerinden üfledi de sis çöktü.
Gökte ki yerin yerde bıraktığın gibi faik olsun!
Çünkü, Faik bu gün senle gömüldü.

Sen ki bu Hilal'in hidayet ışığıydın.
Ne zalimler sömürdü hakkını, aldırmadın.
Çok gördü dünya sana, iki nefes daha...
Lenk geldin, lenk gittin, menzile varamadın.

Duvağı cennetten sarkıt kızına.
Sensiz 'yolunu bulamaz' kalmasın!
Unutulmayacaksın öyle ikinci cuma sabahına.
Bak ardında ne yiğitler braktın.

Dağ gibi oturdular köşe başına.
Gözlerinde buğu, içlerinde fırtına.
Her nefes acı, her gelen hatıra.
Bu gün herkes uykusuz girecek sabaha.

Zül! evet, seni vermek toprağa.
Nasıl terkedilesin toprağın insafına?
O gülüp eğlendiğin; dündü daha.
Şimdi telkin verilir kabirin başında.

Deler sessizliği yanık bir ses.
Başları öne eğer herkes.
İkinci cumaya kimse kalmayacak,
Yine baş başa acıyla Sevgi, malesef.

Of! Zamana yemin olsun!
Sevgi'nin yüzünü soldurdu.
Ah! Herkes için geçer de,
Bizi efkarda durdurdu.

(Ahmet Mahmut Hakverdi)