Öyle olması, hukukun boy post endeksine bağlanmaması gerekirse de, maalesef beşeri hukuk, kanun yapıcının dıştan görünen cüssesine göre şekillendiriliyor. Bu norm tutturma işlemlerine de alt yapı düzenlemesi adı verilir. Bu isimlendirmeyi akademik disiplinlerde göremeyince, bilgi kabilinden hatırlatmış olalım,  ansiklopedi karıştırmanıza hiç gerek yok. Bizim uyduruğumuzdur, bulamazsınız..

         İnsanoğlu, dünyaya gelirken eşit haklarla tertemiz ve Müslüman kimliğiyle geliyor. Beslenme tarzı, soluduğu havanın niteliği, içtiği suyun terkibi ,ebeveynlerinden miras aldığı özelliklerinden ötürü bebekler, geliştikçe ayrışıyorlar. Büyüdüklerinde, kanunları yapanlar da, artık birbirlerine benzemediklerinden, alt yapıyı hazırlayanlar üstyapının arzu ve istekleri doğrultusunda hareket ediyorlar…

        Dolayısıyle, altyapının hukuku, olaylara hüküm kesme sürecine girince, tarafların fiziki yapılarına, boylarının uzunluğuna, göbeklerinin çaplarına apayrı bir önem atfediyor..

        Piyasada yamukluk yapanları kontrol ve teftişe çıkan görevlilere, trafikte çizgi ihlali yapan saygısızların da polis ve jandarmaya karşı kafa tutan serdergelerin şöyle haykırdıkları bilirir..

          “Sen benim kim olduğumu biliyor musun ?.

            Bu kurnaz hayvanlar, ya boyu uzun bir mahluktur, ya da ense ve göbeği haylice kalın bir başka mahlukun yakın dostudur. Veyahut, hiç birisi olmayıp, korkutmak için blöf yapmakta mahir bir sanatçıdır..

                                                                                                               Xxxxx

            Beşer hukuku, Şehir hukukuyla köy hukuku olarak birbirlerinden farklı iki dala ayrılınca, eylemlerin son tahlildeki neticeleri birbirlerine eşit ağırlıkta tecelli eden suçlara kesilen cezalar da, farklı oluyor. Çünkü işlenen suçların failleri, itibari değerleri itibarıyle birlerlerinden farklıdır. Biri köylü diğeri ise şehirli..

           Peygamberler, görevleri gereği, bu farkı ortadan kaldırmaya uğraştılar. Efendimiz Rasulullah’ın göreve başladığında şehirden yükselen itirazlara bakalım.

          “Şehirli olarak, kendileri dururken, peygamberlik  fukara köylülere verilir miymiş ?”

            Ayrıca Türkiye’ye gelelim.. Şehiri çok gelmiş bir oyunbaz hanımefendiden,

            Dağdaki çobanla benim oyum hiç bir olur mu ?,,

            Şehirlinin bu isyan ve itirazı kendilerini küfür batağına sapladı. Ayni hal. siyasi partilerin iktidar yarışmalarında da görülüyor. Paticilik ve buradan hareketle iyi hasılat toplamak, politika emekçisinin birincil amaç ve hedefidir. Bir toplulukta ortaklaşa üretilen değerlerin paylaşımında sazı eline alan şehrin politikacısı, “köylü şehirli”   adaletsizliğine son verme vaadiyle oy toplamaya çıkar, amma, oy sahiplerine  de, topladıkları oyların getirisinden zırnık bile koklatmazlar..

         Buradaki köylü –şehirli  ayırgacımızın, kişinin idari taksimattaki  yerleşik ikametgahı olmadığını da, bir kez daha özellikle belirtmiş olalım…

                                                                                                                             Xxxxxxx

          Şimdi gelelim idari taksimattaki şehirlinin hayatına..

          Şehir hayatında nüfus artışı, insanın barınacağı “eve” olan ihtiyacını arttırıyor. İnsanoğlunun fıtraten sahip olduğu mahremiyet duygusu, neslini idame arzusu, onu bir  aile olarak  EVDE YAŞAMAYA yönlendiriyor. Klasik aile yapısı, kocadan başlayıp karısı, çocukları ve gerektiğinde   ailenin yaşlı büyüklerinden meydana gelen topluluktur. En küçük birimi olarak cemiyetin temeli...

                Beş on kişilik aile gurupları çoğalıp da köy ve kasabalara dönüşünce, yerleşik hayatta çeşitlenen hak ve adalet sorunları şehir hukukuyla çözümlenmeye başlar. Nüfus kesafeti düşük köylük alanların birbirlerine benzer klasik problemleri ise,örfe dayalı  köy hukukuyla halledilir…

                  Amma, nüfus arttıkça ihtiyaçlar da çoğalıyor. Bu çoğalma, doyumluk tarımı ticari tarıma yönlendirince,  dış aleme de kapı açılıyor. Köy hukukuna göre tasarlanan “ev”ler, ticari tarımın imalat sanayine kazandırdığı seri üretim gücü, bu sefer  “ev” leri, şehir hukukunun “konut”larına çeviriyor..

            Köy hukukunun onayladığı geniş ailenin, üretim aracı olan hayvanlarıyla birlikte yaşayacağı geniş alan talebini karşılayamayan şehir hukukunun imar politikası, ayni anda dış aleme açılan seri üretim için köylerden şehirlere akanların  “ev” talebini zeminden yukarıya doğru diklemesine yükselen “konutlara” zorluyor..       

                  Bir başka anlatımla, köyünden kopan geniş aileler, “şehir fıkhının” cebri çözümleriyle küçülerek, yüksek binaların ”konutlarında” tünemeye başlıyorlar. Ne çare ki, Karı, koca ve bir, iki çocuktan ibaret şehirli küçük aileye has iki oda bir sofalı konutlarda, sağmallarına yer bulamıyorlarsa da, modernliğin sefasını sürüyorlar ya !..

            “EV”lerimizi “KONUT”a çeviren şehir hukuku, göçmenlerini konutlarında tükenmeye mahkum ederken, üstüne üstlük bir de, kapitalizmin sık aralıklarla ürettiği pazarlama krizlerini,  konutlarında ömür boyu tükenmeye mahkum ettiği işçilerine çözdürüyor..

          Krizler çözüldükçe, üretim birimlerinde canlanma ve sermaye verimliliğinde artış meydan buluyor

                                                                                                                             Xx

 Varsıllaşma ya da zenginleşme denilen bu artış, köy fıkhının  tek karılı evliliğinden bıkkınlık getiren erkekleri, şehir hukukundan  faydalanmaya niyetlendiğinde, inşaat sektörünün kapitalistleri bunların imdadına yetişiyorlar…

         Gökdelen konutlarındaki, iki odadan birinin kaldırırınca, bir oda bir hela şekline çavrilerek,  zevk ehlinin ortak taleplerine  uygun bir fuhuşhaneye dönüştürülüyor..

         Günümüzde bu moda haylice yaygın. Tek odalı çok anahtarlı modern yatakhane ofisler..

         Nasıl olsa, şehir hukukunda, zina da suç değil…