Hatırlarımızdadır. Peygamberimiz devrinde, ordular savaş alanında, savaş düzenine geçtiklerinde aniden birbirlerinin üzerine çala kılıç gelmezlerdi.

Önce kendine güvenen taraf ortaya bir yiğit çıkarır. Karşı tarafa meydan okur. Karşı taraf da ona mukabil savaşçısını çıkarır. Bu öncü savaşçılar birbirleri öldürme mücadelesine girdiklerinde, her iki tarafın ordusunda bulunan askerler de galeyana gelirler ve kaçınılmaz olarak savaşlar başlardı. İşte İdlip’te bizim konvoylarımıza saldırmalar, gözlem kulelerimizi bombalamalar, verdiğimiz şehitler, Soçi mutabakatında üzerimize gereksiz yere aldığımız sorumluluklarımıza yapılan saldırılar, yetkililerin bu konudaki demeçleri, yapılan askeri yığınaklar, angajman kuralları gereği bombalamalar, hep iki ülke arasında çıkması muhtemel çatışmanın ayak sesleridir. Allah korusun, her iki ülkeyi idare edenler aklı selim ile hareket etmezlerse, istemediğimiz sonuçlar karşımıza çıkabilir. Artık Suriye ve Türkiye’nin güçlerini karşı karşıya getirmek isteyen, dış mihrakların arzularının gerçek olması eşiğine kadar gelindi.

Pekâlâ, İdlip bölgesi durup dururken nasıl bu hale geldi? Bu sorunun cevabını verebilmek için öncelikle, Suriye’de olaylar ilk çıktığında, Türkiye’nin o zamanki hükümetinin yanlış bir Suriye stratejisi uygulamasında aramalıyız. Bilindiği gibi 2010 yılından itibaren başlayan Arap Baharı sürecinde  Suriye de bu durumdan etkilenerek mevcut Beşar Esad hükümetine karşı ayaklanmalar başladı. Henüz bu isyan hareketleri başlamadan önce Türkiye ile Suriye arasında, komşuluk ilişkilerimizi önemli ölçüde sekteye uğratacak sorunlarımız yoktu. Hatta iki ülke arasındaki ilişkiler birilerini kıskandıracak derecede iyi idi. Sayın Cumhurbaşkanımız 2004 senesinde Suriye’ye resmi ziyarette bulundu. 2008 yılında Esat ve eşini Türkiye’ye davet ederek, Ege’nin serin sularında Riksos Otel’de havuz partileri düzenlediler. 2009 eylülünde ise Kabine ile birlikte Şam’da balayı tazelediler ve hatta Bakanlar Kurulu’nu sembolik de olsa Şam’da toplayıp 61 maddelik bir mutabakat dahi imzaladılar. Bu metinde, Türkiye, Suriye’nin Avrupa’ya açılan kapısı, Suriye de Türkiye’nin Ortadoğu’ya açılan kapısı olacaktır. O günlerde Esad’la can ciğer kuzu sarması idik. Çok muhabbet tez ayrılık getirir derler ya, hükümetimizle Esad arasındaki bu muhabbete birdenbire nazar değdi. 2010 yılından itibaren Suriye’de olaylar patlak verince, maalesef Türkiye komşusu Suriye ile bu sorunları çözeceği yerde, okyanus ötesinden gelerek büyük İsrail projesini gerçekleştirme yolunda İsrail için en büyük engel teşkil eden Suriye devletini parçalama ve ayırmayı gözüne koymuş bir ABD’nin dümen suyu ile birlikte hareket eden Türkiye, nedense birdenbire Esad düşmanı kesildi. Şunu da ifade edelim ki Esad dostu değiliz ve Esad’ın halkına yaptıkları zulümleri de tasvip edecek değiliz. Benim buradaki muradım, o günlerde hükümetin kimin yanında durduğu ve hangi güçlerin vagonuna binerek hareket ettiğidir. Türkiye ilk etapta komşuları ile diyaloglarını sürdürecek ve Suriye’de başlayan yangının büyümemesi ve bize sirayet etmemesi için neler yapılması ve yapılmaması hususunda dengeli ve Türkiye’nin menfaatlerini öne çıkaran bir politika izlemesi gerekirdi. Kendisine karşı, Esad tarafından yapılmış, olumsuz bir davranış  gelmediği halde, sırf ABD’ye güvenerek, rejim muhaliflerini desteklemeye başladı. O tarihte ABD ile birlikte, Esad rejimine muhalif olan grupları “Eğit-Donat-Gönder” formülü ile Türkiye’de eğittik, ellerini silahlarla donattık ve tekrar mücadele için Suriye’ye gönderdik. Bilahare de eğitip donattığımız bu birlikleri bugün en büyük sorun haline gelen İdlib’e, Özgür Suriye Ordusu olarak yerleştirdik. O bölgenin güvenlik-asayiş ve idaresini tamamen ÖSO ya teslim ettik. İdlib ÖSO’nun kontrolüne geçince, Esad’ın varil bombalarından kaçan Suriye halkı da yavaş yavaş İdlib’e göç etmeye başladı. Rusya – İran’ın Haşdi Şabisi ve Esad kuvvetleri karşısında dayanamayan, İŞİD, Nusra, Tahriri Şam, El Kaide gibi terörist gruplar da yavaş yavaş İdlib’e gelerek mevzilendiler. Kesin sayıları bilinmemekle birlikte en iyimser rakamlara göre 40-50 kadar terör örgütü mensupları bu bölgede halkın arasına sızmış, yerleşmiş ve faaliyetlerini de bu bölgede sürdürmektedirler. Bu terör grupları içerisinde en fazla Tunuslu, daha sonra ABD’den gelenler, Özbekistan, Çeçenistan ve Orta Asya Türk cumhuriyetlerinden gelerek savaşanlar var. Haklı olarak Rusya, bilhassa Çeçen ve Özbek menşeli teröristlerin ülkesine dönmelerini istemez. Zira döndüklerinde faaliyetlerini Rusya’nın büyük kentlerinde sürdüreceklerini biliyor. Avrupa Birliği devletleri de kendilerinden bu bölgeye giden teröristlerin geri dönmelerini istemez. Dönerlerse AB ülkelerinde güvenliğin ne denli bozulacağını biliyorlar. Gelinen son noktada İdlib bölgesinde üç milyon civarında masum siviller ile 40-50 bin civarında terörist iç içe yaşamaktadırlar. Artık İdlib halkı demografik yapı olarak birbiri içine girmiş, Arap saçına dönmüştür. Bu karşı karşıya geliş Suriye ve Türkiye’nin savaşması için bir sebepler zincirini hazırlaması demektir.

Devam edecek