3-) Dünya üzerindeki devletlerarası ilişkilerde daima ülke menfaatleri geçerlidir. Ülkeler, karşılıklı olarak birbirlerini taahhüt altına sokan anlaşmalarda her zaman ülkelerin çıkarı ilkesi ön plandadır.

Her ülke kendi ülkesinin çıkarını ön planda tutarak anlaşma altına imza koyar. Ahde vefa imzaya sadakat esas olması gerekirken, gerektiğinde menfaatleri zedelendiğinde, verilen sözler ve imzaların unutulduğunu Türkiye olarak çok gördük. İşlerine geldiğinde yüzümüze güldüklerini, işlerine gelmediğimiz zaman da arkamızdan kuyularımızın kazıldığına çok tanıklık ettik. Ülkemize gelip de giderken gazetecilere olumlu pozlar ve düşünceler ifade eden yabancı liderlerin, memleketlerine döndüklerinde tam tersi mesajlar verdiklerini de yakın tarihimizde çok gördük. Türk siyasetini temsil edenler de bugüne kadar yapılan anlaşmalara sadık kalmayı erdem olarak gördüler. Bu şahsi ve duygusal anlayış tarzı Türkiye’nin başına içte ve dışta büyük belalar açtı. Bizim insani yönümüz ağır bastığı için, yüzümüze gülen, nefsimize hoş gelen sözler sarf eden düzenbaz da olsa hemen inanıveriyoruz. İnandıktan sonra da her şeyimizi teslim ediyoruz. Eskilerin deyimiyle, “her gördüğümüz sakallıyı dedemiz zannetme” sözünü doğrularcasına karşımıza çıkanı da dost zannediyoruz. Bizdeki bu ruh hali hem iç politikada ve hem de dış politikamızda başımıza büyük sorunlar açıyor. Duygusallığımız, aklımızı perdelediği için de sağlıklı kararlar alamıyoruz. Bundan önce ülkemizin başına büyük dertler açan, hiç yoktan sorunu, sorunlar yumağı haline getiren, bununla da kalmayıp gelecek yıllarımızı da tehdit eden sorunların başında gelen FETÖ, çözüm süreci, Kobani olayları vs. gibi belalar, hep başımızdakilerin duygusallıkları sebebiyle gelmiştir. Bu duygusal tavrımız, bizi büyük girdapların içine sokunca da, aklımız başımıza geliyor. Hislerimiz mantık çizgisine giriyor ama bu sefer de iş işten geçiyor. Tavşan bayırı aşmış gidiyor, biz ise hiçbir şey yapmadan arkasından bakıp kalıyoruz. Duygularımızın önüne akıl hakim olunca da üzülüyor, hiç yoktan özür dilemek zorunda kalıyor, Kandırdılar aldatıldım gibi mazeretler arkasına sığınmak zorunda kalıyoruz. Halbuki devlet adamının hata yapma ve kandırılma gibi lüksü yoktur. Devleti idare ederken yaptığın en küçük bir hata devletin elden gitmesine sebep olur. Nitekim de 15 Temmuz’dan önce yapılan hatalar, nedeniyle, neredeyse Türk Devleti elden gidiyordu. Bunu hepimiz gördük ve yaşadık.

İdlib olayının çözümünde de Sayın Cumhurbaşkanı aynı duygusallığı tekrarlıyor gibi. Putin denilen kişiye çok fazla güveniyor. Halbuki bu adamlar tarih boyunca Türk’ün hiç dostu olmamışlardır. Bundan dört sene kadar önce PKK Moskova’da büro açtı ve halen de faaliyetini sürdürüyor. ABD de Suriye ve Irak da PKK ve PYD’nin Fırat’ın batısında da bir hükümet kurması için himaye ediyor ve her türlü silah yardımını yapıyor. Bu durum bile Putin ve Trump’ın bir üst akıl yönetiminde olduğunun açıkça nişanesidir. Putin İdlib konusunda insaniyet namına Türkiye’nin yanında gözükmüyor. Akdeniz kıyısında Lazkiye’deki üssünü teminat altına almak ve aynı zaman kendisinden ayrılan Orta Asya Türki Cumhuriyetleri üzerinde, “Bak ben Türkiye ile iyi geçiniyorum, sizler de benimle iyi geçinin” havasını vererek, bu cumhuriyetler üzerindeki etkisini kuvvetlendirmek maksadıyla şimdilik bize şirin görünüyor. Biz de bu şirinliği dostluğa yorumlayıp, sırtlandan kaçarken ayının kucağına oturmayalım.

Devam edecek