"II. Abdülhamid'in Derin Devleti ve Mağdurları" adlı çalışma; o dönemin arka plânında yaşamış ve rol almış kişilerle, bunların mağdur ettiklerini ve endişelerini ortaya koyanların; kaleme aldıkları zaman diliminin ise, objektiflik yerine, saltanat ve padişahlar aleyhtarlığının moda olduğu yıllarına denk düştüğünden, bu dönemi insafsızca, utanmadan ve nankörcesine, devrin halifesine iftirayla dolduran kişiliksiz kişiler olduğu gibi kötü hiçbir şey söylememek için II. Abdülhamid devrinin takibi altında geçen Ahmed Rasim Bey'in yazdığı Osmanlı Tarihi'nin bir naşiri olarak ifade etmek istiyorum ki, Ahmed Rasim Bey o devri yazmamayı tarafsız kalamayacağım korkusu sebebiyle seçtiğini belki de basın hayatımızda ileriye süren ilk kişi merhume ses sanatçısı Safiye Ayla Targan hanımdır. Bu konuda tespitini bana; 1976 senesinde Beyazid-Okmeydanı otobüsünde yolculuğumuz esnasında yaptığımız görüşmede ileri sürmüşlerdir. Hatta bendenize bu yolculuk esnasında bahse konu Ahmed Rasim Bey'in tarih eserini Latin harflerine çevirmemi de hararetle tavsiye etmişti.

Bu tavsiyeyi bendeniz; Osmanlı Devleti'nin 700. kuruluş yıldönümünde yayın hayatına sokmaya muvaffak olmakla, adeta yerine getirmiş olmuştum.

Sultan II. Abdülhamid devri "Büyük Osmanlı Tarihi" adlı telif çalışmamda emsallerine nazaran hayli geniş olarak (büyük boy 8 cilt) kaleme alındığı halde, şu an okumakta olduğunuz bu çalışmamızda söz konusu ettiğimiz durumlara girmemişizdir. Bu bakımından çalışmamızda ortaya koyduklarımız Cumhuriyet sonrasında son devir Osmanlı devlet adamlarının ve bilhassa çoğunun adının bile hatırlanıp bilinmeyen erbâb-ı kalemin eserlerinden ve anılarından istifade ederek kaleme alınmıştır.

Her devletin derin devletinin, derin işlerinin olmasının gerektiği anlayışını taşıyan bir kalem olarak o devirde olan biten bazı olayları nakletmeye, yorumlamaya ve duyurmaya çalışacağım. Bu husustaki malzemeyi bir kaç seneden beri toplamaya çalıştım. Kanaatimce karınca kararınca buna da muvaffak oldum gözüyle bakıyorum ve (16 Temmuz 2005) günü klavyenin tuşlarına dokunmaya başladım.

"Neden Yazdım" başlıklı bu yazının mana olarak bitmiş bir yazıya kullanılacağının da farkındayım binaenaleyh, ifadeyi açıklığa kavuşturmak için şu kısa izahı yapmak mecburiyetini duydum.

Cennetmekân Sultan II. Abdülhamid Han'a olan samimi muhabbetim, onun döneminin "istibdat" olarak anılmasından, sıradan Osmanlı vatandaşının Hamid Baba olarak andığı halifesinden ve padişahından hiçbir şikâyeti yoktur. Hele barışı tercih eden siyaseti öngörmesi, Müslüman evlâtlarının genç yaşta şahadetle toprağa girmesine engel teşkil eden savaşsız savaş idare tarzı benimsemesi, annelerinin, babaların sevgili yavrularını ve yavukluların nişanlısının sağ salim köyüne dönmesini temin eden siyasetinden ayrıca memnundurlar.

İstibdat olarak isimlendirilmesi; okumuşlardan gelmiştir. Ülkenin, zamanın ilerlemesine paralel gidişatına bakmadan geri kalmışlıktan dem vuran, ülkesini tanımamış, Paris ve Londra'nın ışıltılı sokaklarında, cephelerinde, paşa veya ulema olan babalarının gönderdiği ve onlara da Sultan II. Abdülhamid'in lütuflarından gelen paralarla yaşarlarken, samimi fakat ahmakça bir anlayışla geldikleri Avrupa cemiyetinin, düşünce yapısına ve gösterişine hayranlığın verdiği yoldan çıkmışlıkla tespitte bulunup, Osmanlı ülkesindeki tatbikata istibdat demekte sakınca gönderirler.

Elli sene evvel, yaşları yetmişi aşmış aile büyükleri veya ahbapların aile ileri gelenleriyle onları konuşturma gayretine girdiğimizde muhataplarımız, sorularımız karşısında dindar olmalarına ve asla Osmanlı düşmanı da olmamalarına rağmen, sözlerine "istibdat devri" diye başlarlardı. Fiemanillah.