Sevgili arkadaşlar, dostlarım, güzel insanlar, her zaman genç kalanlar Güzel bir gün dileyerek söze başlayayım;

“Geleceğin cahili, okumayan kişi değil, nasıl öğreneceğini bilmeyen kişi olacaktır.”

Alvin Toffler

Eğer 14,7 milyar yıllık kozmik tarih bir gün olarak ayarlansaydı, o zaman yüz bin yıllık insanlık tarihi dört dakika, yüz yıllık bir insan ömrü de 0,2 saniye olurdu. Gururumuzu inciten bir başka şey de o kadar da özel olmadığımızdı. Darwin bize hayvan, Freud ise irrasyonel olduğumuzu öğretti.

Bugünkü ana tema “İRRASYONEL” Ancak, rasyonellik anlaşılmadan irrasyonellik anlaşılamaz. O halde önce rasyonelliğin ne olduğunu sormak gerekiyor. Rasyonellik, verilen bilgilere dayanarak en doğru olabilecek sonuca ulaşmaya çalışmak çabasıdır.

Roma imparatoru Marcus Aurelius sevdiğimiz şeylerin ağaçtaki yapraklara benzediğini söylerken, bunların ani bir rüzgarla her an düşebileceğinin altını çizer. Çevremizdeki değişimlerin tesadüfi değil, aslında evrenin özünün bir parçası olduğunu söylemiştir.

Bu daha çok bir Budist düşüncesidir.

Sahip olduğumuz her şeyin ve sevdiğimiz herkesin bir gün yok olacağını asla unutmamalıyız.

(Ama aptallığın ve irrasyonel düşüncenin çok uzun ömürlü olduğunu da yadsıyamayız.)

Bu hep aklımızda tutmamız ama karamsarlığa kapılmamamız gereken bir şeydir.

Bir şeylerin kalıcı olmadığının farkında olmak bizi üzmemeli, içinde olduğumuz anı ve etrafımızdakileri sevmemize yardımcı olmalıdır.

Çünkü Seneca’nın altını çizdiği gibi; “İnsanoğlu kısa ömürlü ve bozulabilen bir şeydir.”

Yuval Noah HARARI de “21. YÜZYIL İçin 21 DERS” adlı son eserinde: Davranışsal ekonomistler ve evrimsel psikologlar, insanların aldığı çoğu kararın rasyonel analizlerden ziyade duygusal tepkilere ve sezgisel kısa yol arayışlarına dayandığını ve duygularımızla sezgilerimizin Taş Devri yaşamıyla başa çıkmaya elverişli olmasına rağmen Silikon Devri'nde maalesef yetersiz kaldığını ortaya koyduğunu vurgularken, sadece rasyonellik değil bireyselliğin de bir mit olduğu gerçeğini ifade etmekte.

Homo sapiens'i diğer hayvanlardan farklı kılan ve bizi gezegenin efendisi konumuna yükselten bireysel aklımız değil, büyük gruplar halinde hep beraber düşünebilmemizdir.

(Her ne kadar bunun farkında, ayırdında olmasak da)

Bu bağlamda da insanlar nadiren kendi kendilerine düşünüp taşınırlar. Daha ziyade gruplar halinde düşünürler. Ama grupta düşünceyi akıl edecek birileri varsa tabii ki…

Aristoteles beni affetsin ama irrasyonel davranış nadir olan değil, aksine normal olandır. Bunun öyle olduğunu gösterebilmek için günlük yaşamdan ve çeşitli mesleklerden epey örneği bir araya getirdim.

Oscar Wilde ‘Aptallıktan başka günah yoktur’ derken biraz olsun haklıysa ve okurlar da en azından bunu bilecek kadar rasyonellerse düşüncelerini ele geçirmiş olan tuzaklardan kaçmayı öğrenebilirler.

Eğer Wilde benim de zaman zaman kulağıma küpe olan bu sözünde haklıysa irrasyonellik ciddiye alınması gereken bir konudur” diyen Stuart Sutherland(*), bu kitabı yazdığında 65 yaşındaydı ve psikolojik araştırma sahasındaki parlak kariyerinin sonunda idi.

Bu yüzden kitabın her bir sayfası, fikirlerin nereden geldiğini ve nereye gideceğini iyi bilen birinin yarattığı nüanslarla doludur.

İşte ben de ülkemizde 8. baskısı Mart 2018’de yapılan Stuart SUTHERLAND’ın “İRRASYONEL” adlı 348 sayfalık kitabının öne çıkan birkaç paragrafını sizlerle paylaşıyorum....

İnsanların başarıları kendine, başarısızlıkları duruma yüklemeleri anlamına gelen (Yüksek not alınca “çalıştım ve başardım” derken, düşük not alınca “sınav çok zordu” demek gibi…) “KENDİNE HİZMET EDEN YÜKLEM YANLILIĞI” olgusunu ortaya koyan daha pek çok araştırma gerçekleştirilmiştir. Bu yanlılığın motivasyon ile bir ilgisi olmadığı, çok bir düşünme hatası olduğu söylenir.

İnsanlar konuşma sırası kendilerine gelene dek ne söyleyeceklerini düşündükleri için diğerlerinin konuşmalarını mütemadiyen kaçırırlar. Ayrıca insanlar, kendi ifadelerine yaptıkları duygusal yatırım daha yüksek olduğundan (çünkü söyledikleri belki de yıllar boyunca gösterecekleri tutumu etkileyecektir) kendi söylediklerini başkalarının söylediklerinden daha çok anımsarlar.

Kahve telvesinin ya da yıldızların hayatımızı tahmin etme gücü olduğuna duyulan inancın açıklaması kolaydır. Falcıların uydurduğu belli belirsiz açıklamaların bir kısmı elbette isabetli olacaktır ve zaten fala inanıyorsanız isabet eden açıklamaları kolay kolay kaçırmazsınız.

Dahası, açıklamalar yeteri kadar belirsiz ve her yöne çekilebilir haldeyse bunları bizzat gerçeğe siz uydurursunuz. Zaten, falcıya giden biri kendi inançlarını doğrulamanın yanı sıra falcıya parasını ve zamanını vermiş biri olarak oradan eli boş çıkmayı gururuna kolay kolay yediremez

İster başbakan olun ister genel müdür, isterseniz de general veya profesör olun, bir örgütün başındaysanız karşılaşacağınız tehlikelerden biri de eleştiri kıtlığıdır.

Margaret Thatcher'in özeleştiri kapasitesi yok denecek kadar azdı ve kendisiyle görüş ayrılığına düşecek kadar "düşüncesiz" olanları görevden alarak bu kusurunu daha da perçinledi.

Deneysel bir kanıtı olmasa da pohpohlanmaya ya da yaltaklanmaya fazla maruz kalan kişilerin özeleştiri yeteneğini kaybettikleri, buna bağlı olarak kararlar verdikleri ve yanlış kararlarında inat ettikleri bilinir. Ünlü İngiliz tiyatrocu Beerbohm Tree'ye göre “Gördüğü muameleden şımarmayan tek adam Aziz Daniel'di”

 

Diğer duygular gibi korku da rasyonel düşünmeyi sekteye uğratır.

Üstelik bazı yan sonuçları daha vardır. Örneğin ciddi bir hastalığı olduğundan şüphelenen pek çok insan koşup bir an önce doktora görünmek yerine, kötü bir şeyler duymaktan korktukları için doktor ziyaretini mümkün olduğunca erteler. Eğer doktorların insanlara iyilikten ziyade kötülükleri dokunduğuna inanmıyorlarsa, bu davranışın en ahmakça davranışlardan biri olduğunu söylemek yersiz, zira doktoru görmek, aslında var olmayan bir hastalık yaratmaz, bir hastalığın olup olmadığını öğrenmeyi sağlar. Üstelik insanlar belirtileri görmezden gelmek gibi bir nedenle de yapmazlar bunları.

 

Amerika'da gerçekleştirilmiş bir araştırmaya göre kanser hastalarının üçte biri, belirtileri ilk fark ettikleri günden sonra üç ay boyunca doktora gidememişlerdir. Daha kötüsü ise, doktora gitmeyi erteleyenlerin, kanserin belirtileri hakkında ertelemeyenlere nazaran daha fazla bilgi sahibi olmalarıdır.

Akla ilk gelen bilgiye göre yargıda bulunmak “Bulunabilirlik Hatası” olarak adlandırılır. Bulunabilirlik hatasının kimilerince kasıtlı olarak nasıl sinsice kullanıldıklarına dair bir örnek vereyim.

 

Örneğin çekiliş veya piyango düzenleyen kurumlar reklamlarında, piyango kazanan az sayıda şanslı insanı ön plana çıkarırlar, avucunu yalayan çoğunluğu değil.

 

Böyle yaparak, kazananların görüntülerini zihinlerimizde bulunabilir bilgiye dönüştürürler ve bizler de bu yüzden kazanma olasılığımızı, olduğundan daha yüksek algılarız.

 

Kumarhanelerdeki slot makinelerinin kazandırdığı paraları dökerken çıkardığım şaşalı ses de makinelerin genelde dut yemiş bülbül gibi durduğu gerçeğini bastırmak ve insanların dikkatini çekmek içindir.

 

Bulunabilirlik hatasının sadece yargı değil davranış boyutuna da önemli bir doğrudan etkisi vardır. Örneğin Kaliforniya’da bir deprem gerçekleştiğinde deprem sigortası yaptıranların sayısı zirve yapar ve bu sayı sıradaki depremde yeniden zirve yapana kadar yavaş yavaş azalır.

 

Bireyin kendi grubunun özel olduğunu düşünmesi için diğer grupları hor görmesi şarttır. Dış gruplara duyulan bu önyargıya çeşitli kalıpyargılar eşlik eder: Yahudiler paragözlüdür, siyahiler tembeldir, falanca şöyledir, filanca böyledir…

 

Gerçekte ise kalıpyargıların temeli yoktur. İngilizler, İskoçların cimri olduğunu düşünürler ama hayır amaçlı yapılan kermeslerde harcadıkları paralara bakıldığında İskoçların ellerinin daha bol olduğu görülür.

 

İnsanların yeni olandan korktuğu da malumdur. İnsanlar, elektrikli lambalar piyasaya ilk çıktığında, onu evlerine sokmayacakları kadar tehlikeli sanmaktaydı. Oysa mum ve gaz lambalarının elektrikli lambalardan daha tehlikeli olduğunu bilmiyorlardı.

 

Benzer şekilde trenler ilk hizmete girdiğinde 65 km/s hızdan daha yüksek bir hızla hareket etmesinin ölüme sebebiyet vereceğinden korkuluyordu. Bu korkuların ne kadar rasyonel olduğu yeni bir teknolojinin etkilerinin piyasaya sunulmadan önce araştırılıp araştırılmadığına bağlıdır.

Bir insan ne istediği konusunda yanılmasa da onu elde ettiğinde mutlu olacağına dair yanlış bir inanç taşıyabilir.

Bernard Shaw'un dediği gibi: “Şu hayatta iki trajedi vardır. Birincisi, kalbinizin istediğini elde edememektir. Diğeriyse elde etmek”

 

İnsanlar ani gelen şöhret ya da parayla ne yapacaklarını bilemedikleri için piyangolardan ya da bahislerden milyonlar kazanmak pek çoğunun hayatını mahvetmiştir.

 

Toplumların tanrılar icat etmesinin çeşitli nedenleri vardır. Örneğin ölüm korkusu başroldedir ve insanlar bu korkuya karşı kendi önemsiz hayatlarına bir mana bulmak isterler.

 

Benzer şekilde paranormal olgulara inanmak da saf maddi varlığımızdan bir kaçış sağlıyor olabilir. Ayrıca tanrılara inanmak evrenin başlangıcına dair gizemi kolayca çözmeye yardım eder:

 

Bildiği her şeyin bir şekilde biri tarafından yaratıldığını düşünen insanoğlu, irrasyonel bir biçimde evrenin tamamının da yaratılmış olacağına inanır.

Elimde istatistikler olmasa da kişisel deneyimlerimden yola çıkarak doğaüstüne duyulan inancın aileden kaynaklandığını söyleyebilirim. Ve bu doğruysa paranormal inançların gelişmesinde sosyal uyumun ve iç grup baskısının etkisi vardır diyebiliriz. Dahası güçlü duyguların küçük bir grupta ya da kalabalık bir insan grubunda ne kadar hızlı yayıldığını biliyoruz:

 

Eskiden medyumlar bu yayılma olgusunu kendi hesaplarına iyi kullanırlardı (hâlâ yapanlar da var) ve seanslarını gerçekleştirdiklerinde ortamda loş ışık, uzun perdeler, ara ara gelen enstrümantal müzik ya da gizemli patırtı sesleri ile tekinsiz bir atmosfer yaratırlardı. Böylece yükselen duygular, düşünme ve gözlem yeteneğinin sekteye uğramasına neden olur ve nihayetinde katılımcılar basit bir tül parçasına bakıp akrabalarını gördüklerini sanırlardı. Doğaüstü modası, kadın giyim modası kadar hızlı gelişti. Düne kadar bu seanslar modaydı, bugünlerde Bermuda Şeytan Üçgeni ve UFO'lar moda.

Paranormal olguların varlığına inanan insanlar inançlarının neredeyse tamamını küçük bir örneklemeye dayandırırlar.

 

Tek bir beklenmedik olay inancı tetikler ve sıradaki olaylar da bu inançtan kaynaklanan beklentiye uydurulur. Bu esnada herkes gibi onlar da inançlarına duydukları lüzumsuz özgüvenin kurbanı olabilirler. Daha sonra bu inançlarını sürdürmek için de makul hikayeler yaratırlar: “Telepati her istediğinizde gerçekleşmez. Doğru modda olmak gerekir. Beklemediğiniz bir anda oluverir” gibi ya da medyumların sıkça başvurduğu; “Merhumu buraya getiremiyorum. İçinizde inanmayan biri var” hikayesi gibi.

 

İrrasyonel'in ilk baskısının piyasaya çıkmasından bu yana 21 yıl geçti. Maalesef yazarı Profesör Stuart Sutherland aramızdan ayrılalı 14 yıl oluyor. Geçen yirmi bir yılda dünya epey değişti -1992'de internet henüz duyulmamıştı, Apple düşüşe geçmiş bir şirketti ve İngiltere’de pek sevilmeyen muhafazakâr bir hükûmet iktidardaydı- ama işin tuhafı, bu kitabın içeriği tamamen güncel kaldı.

 

Yeni hatalar ve yeni çalışmalarla dolu bu yirmi yılda irrasyonellik açlığı çekmedik ve bilgimizin de pek azı değişti. Ortaya çıkan yeni delillerin kitapta var olan eskileriyle örtüşmediği az sayıda örnek hakkındaki güncel bilgilere dipnotlarda yer verildi.

 

(*) Stuart SUTHERLAND: 1928’de doğdu. Observer, New York Times ve Daily Telegraph’da köşe yazarlığı yaptı. En bilinen eserleri 1992 yılında yazmış olduğu sansasyonel kitabı “İrrasyonel” ile kendisinin de sahip olduğu manik depresyon rahatsızlığını içtenlikle ve canlı bir dille anlattığı “Breakdown”dır. 1998 yılında vefat ettiğinde, bünyesinde Deneysel Psikoloji Laboratuvarı’nı kurduğu, Sussex Üniversitesinde profesör olarak görev yapmaktaydı....

 

Sevgi ve selamlarımla