Bak sevgili okur…

Adamın asabını bozma!..

Sana “okur” diyoruz, okur yazarlığından dolayı hürmet ediyoruz ama  ya okumuyorsun ya da okuduğunu anlamıyorsun!

Bu yazıya devam etmek için lütfen bir öncekini “anlayarak” tekrar oku, öyle gel buraya.

İşimiz, derdimiz hamaset değil…

Yaşamı boyunca her şeyi sorgulayarak gelmiş ve bunun bedelini de en ağır şekilde ödemiş biri olarak, yakın tarihin gölgesinde bırakılmış acı gerçekleri paylaşmak sadece bir görevdir benim için.

Biraz daha basit anlatayım sana o zaman:

Türkiye orta doğuda savaşa, bununla birlikte ciddi bir ekonomik sıkıntıya girdi diyelim…

Dünyadaki Türkler bir organizasyon kurup, yardım kampanyası başlatsınlar…

Bu çalışma sonucu 10 milyar dolar para toplansın ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a gönderilsin.

Savaş bitene kadar da 5 milyar dolarlık kısmı harcanıp, kalan 5 milyar dolar, “Efendim, bu para sizin adınıza geldi; dolayısıyla kalan kısmı size aittir; istediğiniz gibi sarf edin” denilerek, Bakanlar Kurulu kararıyla Cumhurbaşkanına iade edilsin…

Bu memlekette hangi insan, böyle bir işin doğru olduğunu iddia edebilir?

………………..

Bununla birlikte tarih boyunca kurulan tüm devletlerde bal tutan parmağını yalamış ve pek çok insan devlet olanaklarıyla köşeyi dönmüştür sevgili okur!

Yakın tarihte bu durumun en güzel örneklerinden biri de Türkiye Milli İthalat ve İhracat Anonim Şirketi’dir.

Büyük taarruza katılan atların teri neredeyse kurumamış, Anadolu’daki fakir halkın karnı henüz doymamıştır.

Ancak birilerinin kafası bu süreçten “nasıl köşeyi dönerim” sorusu üzerine çalışmaktadır!

Bu tür kumpanyaların ismine eğer o ülkede yaşayan halk Müslümansa “İslam” tanımı, Sosyalistse “proletarya” yok, ulus devlet modeliyse esas alınan, halkın gözünü boyamak için mutlaka “milli” ifadeleri eklenir ki, amaç hasıl olsun!

Oysa her zaman köşeyi dönmektir esas olan…

İşte “Türkiye Milli İthalat ve İhracat Anonim Şirketi” de 19 Eylül 1922 tarihinde, 1847 sayılı kararla, tam 54 milletvekili, 27 tüccar ve bazı subaylarla birlikte, üst düzey bürokratlar tarafından 1 milyon lira sermayeyle kuruldu.

Şirketin kuruluşundan 15 gün sonra 850 kişiye toplam 51.426 TL’lik hisse senedi satışı yapıldı.

Hisse sahiplerinin 173’ü milletvekili, 175’i tüccar, memur ve subaylardan oluşuyordu.

1925 yılına gelindiğinde bu şirket büyük bir açık vererek zarar etti.

Şimdi geliyoruz Cumhuriyet tarihinin “devlet eliyle” batmaktan kurtarılan ilk özel şirket olayına!

Hükümet olaya derhal müdahale etti.

Buna karşılık, zarara yol açan eski ittihatçı yöneticilerin yerine hükümete yakın, “yandaş” idarecilere verildi görev.

Yeni yönetim kurulunda, Afyon Karahisar Mebusu Ali (Çetinkaya), Gaziantep mebusu ve İş Bankası idare meclisi üyesi Rasim Bey, Bozüyük mebusu ve İş Bankası idare meclisi üyesi Salih (Bozok) Bey, Gümüşhane mebusu ve Osmanlı Bankası idare heyeti üyesi Hasan Fehmi, Ankara Mebusu ve tüccar Hilmi Bey, Kütahya mebusu ve tüccar Cevdet Bey, Ankaralı tüccar Nafiz Bey ve İzmit eski mebusu Ziya Bey yer aldı.

Hükûmet, şirket yöneticilerinin belirlenmesinde etkili olduğu gibi,  Maliye Vekâletine de şirketin 90.000 TL’lik hissesini satın almasını emretti.

İşte size Devlet kasasından özel bir şirkete ilk “hortumlama” olayı!

Çok “milli” bir durum dey mi?!.

Geçelim şimdi İş Bankası’na…

Celal Bayar süreci şöyle anlatıyor:

"Sermaye bir milyondu.

250 bin lira hazırdı.

O nispeten fazla para, dışardan on para yok.

Müessis hissesi, bir hisse 1000 liraydı.

Müessisler bulacağız ve meclis - i idareyi kuracağız.

Hiç kimse yanaşmıyor.

Diyorlar ki 'Ne kadar böyle bir işe girdiysek, hiçbirinin neticesi çıkmadı, bu da onların devamı'...

Ecnebi bankalar nezdinde, Banqued'Athens var, İtalyanların bankaları var, Fransızların bankaları var.

Onlar bizim Türklere, hatır için, Kızılay'a 1000 lira teberruda bulunur gibi, müessis hisselerini verdiler.

Ben de şahsımı kullanarak, hatta Atatürk'ün nüfuzunu kullanarak 1000'er lirayı böyle topladım."

(İş Dergisi, Sayı 240, Ekim 1986, s. 4).

Şimdi burada duralım…

İş Bankası özel bir banka yani, devlete ait değil; dolayısıyla elde ettiği kazanç ortakların cebine gider.

Ee sermaye eksik, daha toplanması gereken miktar var?

İşte bu nedenle Cumhuriyetin ilk yıllarında, pek çok ilde İş Bankası şubeleri açılırken, devletle iş yapacak adamlara bu bankada

hesap açma mecburiyeti getiriliyor!

Ayrıca hesap sahipleri hisse senedi de almak zorunda bırakılıyor.

Ve elbette bu hisse senetleri alınıyor ancak, herhangi bir belge verilmiyor!

Dolayısıyla bu paralar zamanla aslında zorbalıkla alınan bir tür hibeye dönüşüyor.

O dönemde “Atatürk’ün nüfusunu kullanarak para toplamak” ne demek?!.

Vermezsen eğer, adamın gözünü keserler vallahi!

Şimdi bu İş Bankası’nın yüzde 40.25’i Sandık Vakfı’na ait.

“Bu vakfın üyeleri çalışanlardır” deniyor ama tam bir kapalı kutu, bu kişilere ait hiçbir yerde kayıt yok.

Muhtemelen, biraz sonra isimlerini vereceğim kişilerin akrabaları bunlar.

Yüzde 28.09’unun temsili CHP’nin elinde ancak gelirden pay alamıyor; vazifesi kar payını TDK ve TTK arasında paylaştırmak.

Geriye kalan yüzde 31.66’sı da halka açık hisse.

Peki, Mustafa Kemal’in kayınpederi Uşşakizade Muammer Bey’in, İzmir’deki evinde karara bağlanan İş Bankasının diğer kurucu ortakları kimlerden oluşmuştu dersiniz?

“Mahmut Celal (Bayar), Siirt Milletvekili Mahmut, Hüseyin Beyzade İbrahim, Yenişehirlizade Ethem Hasan, Cebelibereket Milletvekili İhsan, tüccardan Hanifzade Ahmet, Edirneli Emin, eşraftan Sükkerizade Tevfik Paşa, Süreyya Emir Paşa, manifatura tüccarı Hafız Halit, Trabzon Milletvekili Hasan (Saka), Kavalalı İbrahim Paşazade Hüseyin, Attarzade Rasim, Sivas milletvekili Rasim, İnegöllüzade Mehmet Saffet, Uşşakizade Mahmut Muammer, Tüccardan Altıağazade Mustafa, ecza-i tıbbiye taciri Necip, Yelkencizade Lütfi, Hacıebubekirzade Osman, Nemlizade Sıtkı, Ragıppaşazade Şakir, Gaziantep Milletvekili Kılıç Ali.”

Arkasından balolar, danslar, valslar gelecekti elbette…

Ve CHP tarafından memleketin ilk burjuva sınıfı yaratılıyordu böylece.

Bu sınıfın köylüyle, işçiyle, sınıf çatışmasıyla derdi yoktu; işveren konumunda olan ve gücünü zenginliğinden alan kentli insanlardan oluşuyordu.

Nitekim süreci yıllar sonra Başbakan Süleyman Demirel şöyle özetleyecekti:

“Her mahallede bir milyoner yarattık!..”

Ben asıl mazinin “sosyalist” geçinen pos bıyıklılarına çok gülüyorum.

1980 öncesinin DasCapital okuyup, boykot yapan, Mekap ayakkabı giyip, yeşil parkayla dolaşan hızlı solcuları Lenin’i, Marks’ı, Mao’yu baş tacı yaparlar, Mustafa Kemal’den de “Burjuva Kemal” diye söz ederlerdi!

Ne vakit evrildiler, hangi ara diyalektik materyalizmden uzaklaşıp Kemalist oldular, biri de bana bunu anlatsın!

Hayır, bunu söyleyince içten gelen bir çemkirme halleri var ki, “Kamer Genç tarzı” gülesi geliyor insanın!

(Yarın da devam edeceğim, yine beklerim.)