İstanbul’da imzaya açıldığı için bu isim verilmiştir. Bu sözleşme Avrupa Birliği üye ülkeleri için kadına yönelik şiddeti önlemek amacı ile yazılmıştır ve tüm üye ülkelerin bu sözleşmeye imza atması ve buna uygun olarak ülkelerinde gerekli yasal düzenlemelerin yapılması istenmiştir. İlk İstanbul’da imzaya açılmış ve Türkiye ilk imzalayan ülkelerin başında gelmiştir.

Sözleşme içerisinde yeteri miktarda kadına yönelik şiddeti konu alan satır ve paragrafları var. Okurken birçoğunu onaylamaktan kendinizi alamıyorsunuz. Hele ülkemizde cereyan eden kadınlara yönelik olayları düşündüğümüzde sözleşmeye destek veriyorsunuz. Zaten KADEM’de bu gözle okumuş olmalı ki bu sözleşmeye en güçlü desteği verdiğini açıkladı. Açıklamasına gerekçe olarak ise 16 soru ve sorulara cevaplar veren bir metin yayınladı. Bu metin ile aslında toplumun ve sözleşmeyi eleştirenlerin sürekli olarak gündeme getirip karşı çıkma gerekçesi olarak dile getirdikleri konulardır. Böylece KADEM toplumu sözleşme hakkında aydınlatmaya çalıştı ve toplumun kafasındaki soru işaretlerinin yersiz olduğunu açıklamaya çalıştı. Ancak KADEM’in bu açıklaması bomba etkisi yarattı.

Sözleşme 2014 yılında AK Parti hükümeti tarafından imzalanmıştı. Bu yüzden toplumun bir kısmı sözleşmeye tepkilerini yüksek ses ile dile getirmiyordu. KADEM’in bu açıklaması ile ortalık karıştı. Hatta öncesinde Numan Kurtulmuş bu sözleşmenin bir “NAS” olmadığını gerekirse sözleşmeden uygun yöntem ile çekilebileceğini söylemişti. Daha da önemlisi Tayyip Erdoğan’ın bu sözleşme ile ilgili bir çalışma yapılmasını ve rapor hazırlanmasını talep ettiği de söylendi. Tüm bu açıklamaları toplumun nabzını biraz düşürmüştü ve iyi haber bekleniyordu. Ancak bombayı KADEM patlattı.

KADEM’in Türkiye’de kadın haklarına yönelik şiddeti önleme ve kadın haklarını savunma adına kurulmuş yönetim kurulunda Tayyip Erdoğan’ın kızı Sümeyye Erdoğan’ın bulunduğu bir dernektir. Bu özelliği ile toplumda saygınlığı olan bir dernek olan KADEM’in İstanbul Sözleşmesine destek çıkması herkesi şaşırttı. Üstelik detaylı açıklama ile sorulara verdikleri cevaplar ile konuyu gündemin en başına taşıdılar ve tüm toplumun tartışmasına sebep oldular. Bilen de bilmeyen de, okuyan da okumayan da yorum yapmaya başladı. Destek verenler de oldu, yerden yere çalanlar da. Bu kimileri ünlü, kimisi yazar, kimisi önder, kimisi siyasi idi. Bazı eleştiriler de bazı destekler de hakarete varan açıklamalar ile yapıldı. Bazıları mantıklı gerekçe ile karşı çıkarken bazıları da destekleyenlere hakarete varacak karşı çıkmıştır.

Peki, sözleşme ne diyor, içerisinde ne var? Ne yapmak gerekir? Karşı çıkmak mı doğru, destek vermek mi? Nice zamandır, konuyu değerlendirenleri takip ediyorum, okuyorum, izliyorum. İstanbul sözleşmesini daha önce okumuştum, tekrar okudum. Öncelikle şunu açıklamam gerekiyor. Bu sözleşmeyi her okuduğumda ağzımda kekremsi bir tat hissi verir. Bazı yerleri yüzümü ekşiterek okumak zorunda kalıyorum. Şöyle bir his alıyorum sözleşme boyunca; Avrupa’nın geldiği aile anlayışının seviyesini, yani aile derken Kadın Erkek ve Çocuklardan ziyade Erkek ile Erkek ya da Kadın ile Kadın birlikte aile oluşturabilirler. Böyle bir aile anlayışına sahip olan Avrupa Birliği bunun sağlanması için de kadına karşı şiddet başlığı altında sözleşmenin tamamına yayarak ülkeleri teşvik etmektedir. AB için artık normal hale geldiğini hepimiz biliriz. AB kendisi de bunun tüm ülkeler için geçerli olmadığını çok iyi bilir. Nitekim Macaristan bunu imzalamamak için direnmektedir. Bazı ülkeler de durumun LGBTİ tarafından kabul gördüğünü, hatta kendilerine kılıf olarak kullandıklarını, böylece sözleşmenin ucunun nereye vardığını fark ettikleri için çekilmeye yol ararlar.

Avrupa ve Batı toplumun aile yapısı maalesef çökmüştür. Bizim bildiğimiz anlamda bir aile olarak kalabilen tüm batı da nerede ise sayı ile sayılabilecek hale gelmiştir. Hele LGBT bataklığı toplumun tamamını etkisi altına almış, bu tür yaşama karşı direnemeyen birçok batılı devlet her türlü cinsel eğilimi yasal olarak koruma altına alarak hatta LGBT tarzı beraberliklere evlilik kapsını yasa altına aldı. Bizim toplumumuzda ve inanışımızda sapıklık olan bu tür ilişkilerin kadına karşı şiddet kılıfı altında bizim gibi düşünen birçok ülkeye bu anlayışı dikte ediyorlar. Biz ise gerçekten büyük bir sorunumuz olan kadına yönelik şiddeti devlet eliyle korumak niyeti ile ve bir e AB ülkelerine ne kadar medeni olduğumuzu kanıtlamak için zamanında alelacele imzaladık ve bunun için 6284 no’lu yasayı çıkardık. Bizim bu yasa’nın LGBT ve benzeri ilişkileri koruma niyetine yönelik hiçbir madde bulunmaz iken, bu sözleşmenin bazı paragraflarını olduğu gibi alarak yasaya çevirmiş olmamız büyük bir yanlışa sebebiyet vermiştir. Tamamen kadına karşı hatta tüm aile bireylerine karşı şiddeti önlemeye yönelik çıkardığımız yasa “safça” hazırlanmıştır. İstanbul Sözleşmesinin içerisinde bulunan anlayış fark edilmemiştir.  Sanırım bu kadar tartışıldıktan sonra bu tarafı artık düzeltilecektir.

Ancak, İstanbul Sözleşmesi bu yönü ile hiçbir zaman toplumumuzu rahatsız edecek bir sorunu olmadı. Yani, kimseler çıkıp da cinsel eğilimi yüzünden şiddet görmedi ve bu yüzden mahkemelik olmadı. Hatta bazı ünlülerimiz bu yönde tercihlerini açıkça ilen ettiler ve kimse onlara şiddet uygulamadı. Toplu olarak da LGBT ülkemizde akla hayale gelmeyecek iğrenç pankartlar açarak yürüyüş yapabildiler. Bildiğim kadarı ile o yürüyüşteki hiç kimse şiddete uğramadı. Biz toplum olarak böyle ilişkileri tasvip etmeyiz ancak kimseyi de linç etmeyiz. Allah’tan bulsun deriz. Allah’a havale ederiz. Bu süreçte yapılan tartışmalar asıl sorunu çözmenin dışına çıkmıştır. Toplumumuzu asıl “geren” ve tepki yaratan unsurlar kadına yönelik şiddeti azaltmak veya önlemek adı altında erkeğe yapılan yasal zulümler ve aile temeline dökülen “kibrit suları” olmuştur. Bu sözleşme bu yönü ile tekrar değerlendirilmeli ve buna uygun yasal düzenlemeler de baştan yazılmalıdır. Ülkemize, geleneklerimize, aile yapımıza uygun düzenlemeler yapılmalıdır. Bunu yapmak içinde İstanbul Sözleşmesinin bir anlamı da gereği de yoktur.