Türkiye de gündemler çabuk değişiyor. Her değişim, yeni bir yaşamın kapılarını açması gerekirken, bilakis, halkın akıl ve mantık süzgecini daha da sekteye uğratıyor. Kamuoyu çabuk değişen gündeme ayak uydurmadığı içinde, halk kendi inanç ve kültürel değerleri ve sofrasından nelerin eksildiğini göremiyor. Zihinlere devamlı pompalanan suni gündemler nedeniyle de gözler ve akıllar perdeleniyor, gerçeklerin üzeri kapatılıyor. Lakin mızrak çuvala sığmaz misali, zaman geçtikten sonra her şey anlaşılıyor. Yenilen kazıkların boyutları ortaya çıksa da, o zamanda iş işten geçiyor. Zaten bugüne kadar hep böyle olmadı mı? İktidarlar gerçekleştirmesini istedikleri, ancak halkın aydınlatılmasını istediği projeleri, kamuoyuna korku ve şiddet pompalayarak, önce insanları aslı astarı olmayan gündem yaratarak, zihinleri bulandırıp, halkın bu sorunlarla oyalarken, gerçek amacını gerçekleştiren adımlar atıldığını, uygulamalarda çok gördük. Milletvekili maaşları, yandaşlara sunulacak büyük ihaleler, açıklanması halinde halkın çoğunluğu tarafından tepki çekecek proje ve yasal düzenlemeler, hep gece yarısı kararları ile meclisten geçmedi mi? Örneğin, daha dün, millet virüsle nasıl mücadele edebilirim derdine düşmüşken, iktidarın sessiz sedasız, kanal İstanbul projesinin ihalesini gerçekleştirmedi mi? Miller bu aşamada kendi esas gündemi olan virüs belasıyla cebelleşirken, işçi işinden kovulma derdinde, esnaf kirasını vergisini ödeme derdinde iken, ülkenin geleceğini ipotek altına alarak, gelecekte menfi anlamda zararları doğuracak, devlet garantili yap işlet devret sözleşmeleri kabul edilmedi mi? Bir şarkı sözünde “duvardaki resim başka sen başka yazdığı gibi, yukarıdakiler “cambaza bak” teraneleri ile topluluğu sanal gündemlerle meşgul ederken, seyre gelenlerin ceplerindekiler birileri tarafından iç Ediliyor. Ama kimse soyulduğunun farkında değil, farkında olunca da yankesiciler sırra kadem basıp yok oluyor.

İşte geçenler de, sayın diyanet işleri başkanımız İslam dininde cinsel sapmaların haram olduğunu, Cuma hutbesinde irad ettiğinde,  Ankara barosu başkanının kalemi eline alıp, bu sözü söyleyenler hakkında şikâyet dilekçesi verdiğinde,  daha önce halktan saklanarak buzdolabına saklanan “İstanbul sözleşmesi birden bire, basın ve yayın organlarında dillendirilmeye başlandı. Bundan dokuz sene kadar önce Büyük Millet Meclisinde kabul edilerek, iktidar tarafından yürürlüğe konulan bu sözleşme basın yayın organlarında tartışılmaya başlandı. Aslında Ankara Barosunu bu konudaki şikâyeti abesle iştigalden başka bir şey değil. Birlik mensuplarının mesleki sorunları devasa boyutlara ulaşmışken, mesleğin onuru gittikçe kan kaybederken, yeni mesleğe başlayan avukatların ekonomik durumları yerler de sürünüyorken, baroların diyaneti şikâyet etmesi “kutsal savunması” dediğimiz etik anlayışına da pek uymaz. Bu şikâyet bir yönüyle de İstanbul sözleşmesinin ne olduğunu, aile ve toplum yapımıza zararların neler olduğunu hususunda, toplum dinamiklerini harekete geçirmelerine vesile oldu. Bu sayede millet, iktidar kanadının düşüncesize attığı imzaların, nelere mal olduğunu anlamanıza da neden oldu. Çünkü bizi idare eden bu iktidarın ilk adımda doğru yaptığı bir icraatı yok. Sözde şura var diyorlar. Fakat bugüne kadarki tüm kararlar tek bir adamın direktifi ile alındı. Zaten iktidar şura yapıp ehline sorup soruşturup da karar alsaydı, iki günde bir alınan kararlardan dönme olmazdı. Evet, bugün bir şura var ama yapılacak işler de herkes tek bir adama danışıyor, soruyor. Bakanlar bile tek başına alacağı kararları, o tek adama sormadan alamıyor. Gerçek şurada tek akıl, kül ortak akla tabi olur. Bizde ise tam tersi.

Şurasını da unutmayalım ki, bazen bizim şer bildiklerimiz de hayır vardır. Ankara Barosunun şikâyeti, zahirde şer gibi görünse de belki bizim başımızdakilerin aklı başına gelir de İstanbul sözleşmesini yeniden gözden geçirir de, geri adım atmalarına vesile olur.