Her gün televizyonlar da akşam haberlerinde kadın cinayetleri ve kadına şiddeti içeren haberleri dinliyor ve gazeteler de okuyoruz. Dikkat edilir se son sekiz on seneden beri, bu kadın cinayetleri, gün gün artmaktadır. İnsan hayatını hiçe sayan, çocuklarımızın yetişmesinde en önemli payı olan ve dinimizce de ayakları altına cennetin serildiği, analar bacılar neden katlediliyor? Bunun sebepleri nelerdir? Hiç araştırıldı mı? Maalesef isimleri önünde koca koca ünvanlar yazılı, kendine bilim adamı akademisyen gibi adlandıranların da hiç biri, Türkiye de kadın cinayetlerinin neden ve nasıllarını kapsamlı bir şekilde, sahada araştırma yaparak, sonuçlarını kamuoyuna yansıttıklarını da görmedik. Kadın haklarını savunan dernekler, STK’ların hepsi de lanetlenmekle meşgul oluyor.  Çözüm yollarını araştıramıyor. Körlerin fili tarifi gibi, herkes bir yerinden tutuyor. Kendi inanç ve meşrebine göre kadınlara yapılan bu haksız muameleleri tarif ediyor. Sözde kadınlarımızdan sorumlu bakanlığımız var, ama, bu bakanlık da sonuçlarla ilgileniyor, zulme uğrayan kadınlara sığınma evleri açmakla ve mahkemelerdeki davalara vekil göndermekle meşgul oluyor. Son yıllarda artan kadın cinayetlerinin en önemli bir nedeni, kaleme aldığımız İstanbul sözleşmesidir ve bu sözleşmeye dayanılarak çıkartılan kanun ve yönetmeliklerdir.

İstanbul sözleşmesinin resmi adı “Kadına Yönelik Şiddet ve ev içi şiddetin önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye dair, Avrupa Konseyi Sözleşmesi baz alınarak adı üzerinde İstanbul da 11 Mayıs 2011 de imzaya açıldı ve Türk hükümeti mal bulmuş mağribi gibi hiç tartışmadan kamuoyundan gizlenerek, gelecek olumsuz tepkilerinden çekinilmiş olacak ki, sözleşmenin ilk imzacısı oldu. Zaten bu gibi Avrupa rüzgarının üflediği konulara sırf AB’ye belki kabul edilir diye her şeyin ilk imzacısı olmayı başarı addettik. Bu birinciliğe sebep de, 2009 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Türkiye aleyhine verdiği Nahide OPUZ davasına dayanmaktadır. AİH Mahkemesi tarihinde ilk defa, Türkiye kadınları koruyamıyor babında mahkum olan ilk ülke oldu. Bu karar da aile içi şiddetten şikayetçi olan kadınların karakollarda gördükleri muameleler, ve etkin koruma sağlaması lazım gelen mahkemelerin pasif tutumundan dolayı, kadınların ayrımcılığa uğradıklarına vurgu yapıldı. Hükümet de tepkilere neden olmamak içinde alel acele önüne konulan bu sözleşmeyi, belki de maddelerini dahi okumadan imzaladı. Daha önceki uygulamalara bakarsak bu hükümetin belki de hiç okumadığı veya okuduğu halde düşünmediği anlamadığı sözleşmeler olmuştur. Bunlardan birisi de belki de en önemlisi de; Türkiye’nin bölünmez bütünlüğünün altına dinamit koyan 4 Haziran 2003 günü T.B.M.Meclisinden geçerek yürürlüğe giren “Birleşmiş Milletler ikiz yasalarıdır.” Bugünkü internet ortamın da sözleşmenin adını yazarak görebileceğiniz bu sözleşmenin ilk üç maddesini okuduğunuz da işin vehametini anlayabilirsiniz. Bugünkü hükümetin her gün terörist dediği bir HDP yi neden kapatamadığını, açılım sürecini, verilen tavizleri, çözüm sürecinin nedenlerini anlayabilirsiniz.

Yeri geldiğinde günlerce ve haftalarca çıkarılacak kanun metinleri komisyon ve Mecliste tartışıldığı halde, ne hikmetse İstanbul sözleşmesinin meclise sunulması, müzakeresi ve oylaması 26 dakikaya sığdırılmıştır. Leh ve aleyhinde TBM Meclisinde hiçbir milletvekili söz almadan “çabuk yasa” formülü uygulayarak jet hızıyla onaylanmıştır. İktidarı ile muhalefeti ile tam bir birlik içinde oy birliği ile kabul görmüştür. Toplantıya katılan 247 milletvekilinin 246 sı evet oyu kullanmış, bir çekimser çıkmış, o çekimser de ne hikmetse oylamadan bir gün sonra “çekimser” oyu sehven verdim diyerek geri çekmiştir. Sözleşmeye kabul oyu veren milletvekillerinin hiçbirisi, ya Türk aile yapısı ile oylarını aldıkları Türk insanının düşünce ve kültürünü bilmiyorlar veyahutta kandırılmışlardı. Onlar kabul oyu verirken “ailenin azli için el kaldırdıklarını dahi bilmiyordu. Belki de kadını erkeğin şiddetinden koruduklarına inandırılmışlardı. Bu sözleşme ile, Türk aile yapısının köküne kibrit suyu dökülmüştü.  Ama kimsenin ruhu bile duymamıştı.