İstanbul sözleşmesinin tasdiki ile Türk örf ve aile yapısı tamamen dışlanarak, Avrupa konseyine teslim edildi. Maddelerin görüntüsü ve kullanılan kelimeler ve cümlelere dökülen amaç,çok masumdu. Amaçlanan ilke, kadını özgürleştirmek ve şiddete son vermekti. Nedense milli ve memleket konularında asla bir araya gelmeyen, siyasi partilerimiz AKP-MHP – CHP ve BDP hepsi omuz omuza vermişlerdi. Gericilik, çağdaşlık, laiklik muhafazakârlık, Türkçülük, kürtçülük, Alevilik, Sünnilik hepsi rafa kaldırılmıştı. Düşmanlıklar, ihanet tartışmaları, kavgaları ve gürültüler bir kenara bırakılmıştı. Herkes İstanbul sözleşmesine odaklanmıştı. O günkü bazı gazetelere düşen meclis konuşmalarına bakılırsa bu ittifak daha iyi anlaşılır.

Hükümet bu sözleşme şartlarına öyle bir biat etmiş olacak ki, milli Eğitim Bakanı Sayın Ziya Selçuk’un talimatı ile okullarda “Toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı okul” adı altında bir eylem planı bile hazırlayarak 162 okula genelge göndermiştir. Toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda bu okullar aydınlatılmış ve projeler hazırlanmıştır. Sonuçlar bir kitap haline getirilerek 9 ve 10. Sınıflarda müfredata uyum ve rehberlik konusunda çalışmalar düzenlenmiştir. M.E Bakanlığının hazırlayıp uygulamaya koyduğu bu çalışmada, münhasıran sözleşmenin 14. Maddesinde geçen “toplumsal cinsiyet” kavramı kullanılmıştır. Bu kavram bugüne kadarki kabul edilen yasalarımızda göremediğimiz bir kavramdır. Bizim hukukumuz da “cinsiyet” kavramı her zaman biyolojik cinsiyet ifade eder. Yani ana babanın sulbünden gelen bir cinsiyet anlayışıdır. Toplumsal cinsiyet ise karıkoca ilişkisinin dışında olan homoseksüel ilişkileri içerir. Kişinin toplumda sonradan kazandığı bir cinsiyet anlayışıdır. Kısaca tarifi gerekirse, toplumsal cinsiyet,  karı koca ilişkisi dışında, kadınlık ve erkekliğin sosyal olarak inşa edildiği fikrine dayanmaktadır.

Kısa adı Avrupa konseyi sözleşmesi olan bu sözleşmeyi 2018 verilerine göre 45 ülke tarafından imzalanmış,  ancak 27 ülke tarafından onaylanmıştır. Bu sözleşmenin kadına karşı uygulanan şiddet eylemlerinin önlenmesinde hukuki bağlayıcılığı vardır.

T.B.M.Meclisi tarafından onaylanarak kabul edildiğinden, iç yasa hükümlerini bağlar ve kanun hükmündedir. Ve hatta kanunlar erki açısından Anayasanın 90. Maddesine göre kanununda üzerinedir. İmzalarken madde metinleri aleyhine çekinceler koymamış isen, o zaman devletler “ben bu sözleşme metinlerini kabul etmiyorum.” Deyip de değişikliğe ve hatta referanduma dahi gidemezler. Çünkü bu tür milletler arası sözleşmeler imzalanırken kimse seni zorlamıyor, sözleşme altına zorla imza attırmıyor. Ben şimdi aydım demek lüksünüzde yoktur. Bu sözleşmeyi hazırlayan  devletler AB ülkeleridir. Kendileri hazırladıkları halde 2018 yılına kadar çoğu AB ülkeleri sözleşmeyi tasdik etmemiştir. Hatta kurucu üye olan Almanya 2018 yılı Şubat ayında imzalayabilmiştir. Rusya, aile yapısını bozacağı düşüncesi ile bu sözleşmeyi, ülke gündemine dahi getirmemiştir. Ülke menfaatlerini koruma ve kollama hususlarında Putin ve Rus hükümetleri hassas davranmaktadırlar. Hatta bugün başımıza bela olan FETÖ Terör örgütü dünyanın tüm ülkelerinde okullar ve dershaneler açtığı halde, Rusya da bir tek okul dahi açmalarına izin verilmemiştir. Onlar mı öngörü sahibi, bizler mi basiretsiziz varın sizler düşünün… Hristiyan Ortodoks bir ülkenin hükümetleri ile bizim gibi Müslüman bir ülkenin idarecilerinin, ülkeyi ve insanlarını koruma hususlarındaki titizliklerini de sizler takdir edin.

İstanbul sözleşmesinin kabulünden sonra, iç hukukumuz da yasal anlamda düzenlemeler yapıldı. Daha önce kabul edilmiş, kanun metinleri, sözleşme çerçevesinde tadilini kapsayan düzenlemeler yapıldı. Bu düzenlemelerin günümüzde en çok üzerinde konuşulan ve tartışılanı “Ailenin Korunması ve Kadına şiddetin önlenmesine dair” 6284 sayılı kanundur. Bu kanun 8.3.2012 tarihinde çıkarılarak yürürlüğe girmiştir.

Kanunun adı çok iyi fakat uygulaması bugün bir fecaettir. Kamuoyunda çokça dillendirilen, erkeklerin evden uzaklaştırılmasına dair kararların hepsi bu kanuna göre olmaktadır.