Bugüne kadar, ailenin korunması için çıkarılmış tüm kanun ve düzenlemeler, koruma yerine ailenin yıkılmasına neden olmuştur. Halbuki aile yuvası kutsaldır. Dışarıdan gelebilecek akımlar ve rüzgarlara kapalı olması gerekir. Düzgün bir aile yapısı devletlerin bekasının teminatıdır. Onun içindir ki, her devlet aile yapısını idame ettirmek ve korumak için yasal ve kültürel tedbirleri alır. Ancak ülkemizde aile yapımızı koruyacağız diye bugüne kadar yapılan faaliyetler, koruma yerine dağılma ve yıkımı getirdi. Eskiden aile fertleri dediğimizde, anne-baba-çocuklar ve hatta amcalarda dahildi. Birlikten kuvvet doğacağı ve birlikteliğe sahip geniş aile yapısına, dışarıdan bir tehlike ve saldırı geldiğinde, bir elin nesi var iki elin sesi var misali, kalabalık aile fertlerinin topluca mukavemetleri sonucu düşmanın ve tehlikenin, dolayısı ile kokuşma ve yozlaşmanın önüne kolayca set çekilebilmekteydi. Aileye dışarıdan müdahale mümkün olmadığından, aile fertleri kendi hiyerarşileri içinde maddi ve manevi sorunlarını çözerlerdi. Aileyi çökertmeden, devleti çökertmeyeceklerini anlayan dış güçler önce geleneksel Türk aile hayatımıza kasettiler. İçimizdeki beyinsizlerde buna alet oldular. Önce geleneksel aile yapımızı yok ettiler.  Aile kavramını anne baba ve çocuklara indirgediler. Bu  yetmedi,  manevi bağımsızlığı yok diyerek çocukları evlendikten sonra aileden ayırdılar, geriye sadece anne baba iki kişi kaldı. En sonunda buda yetmezmiş gibi 22.11.2001 de kabule dilen Türk Medeni kanun da  anne ve babayı da birbirinden ayırarak, kadının da kocasından ayrı bir ikamet tutabileceğine dair maddeyi eklediler. Buda yetmedi, İstanbul sözleşmesiyle her türlü sapıklık ve sapıklığı aile kavramı içine soktular. Ve hatta eskiden karıkoca tabirlerini de bırakarak “Partner” kelmesini koyarak, nikahsız birliktelikleri de aile kavramından saydılar. Geleneksel Türk aile yapımızı keserek, budayarak, merhum Nasreddin Hoca’mızın leyleğine benzettiler. Bütün bunları gavur dediğimiz dış güçler, başımıza silah dayayarak empoze etmediler. İçimizdeki vurdun duymazlar ve yerli işbirlikçilerine yaptırdılar.

İstanbul sözleşmesinin iç hukukumuz da uygulanması şartlarını içeren 6284 Saylı kanun, aslında kadınlarımıza aile içinde uygulanan şiddetin önüne geçmek amacıyla çıkartılmış lakin, bu yasa kadına şiddeti önleyememiş, daha da artmasına ve hata kadın cinayetlerine kadar vardırmıştır. Türk aile yapısını incelemeden, Türk insanının kültür, inanç, adet ile gelenek ve görenekleri göz önüne alınmadan, kabaca bu milleti tanımadan giydirilmeye çalışılmış bir elbisedir. Elbise dikecek bir terzi, giydireceği insanın beden ölçülerini, alışkınlarını ve hatta rengine kadar kumaş seçimini hesaplayarak, en yakışan elbiseyi dikmeye çalışır. Aile içi şiddetin önlenmesine dair bu kanun, ölçülüp biçilmeden, hesap kitap yapılmadan alelacele çıkarılarak uygulamaya konulmuş. Türk insanın maddi ve manevi değerlerine uygun olmadığı için de bu bedende iğreti bir meta olarak görünmüştür.

Yasa da, kadına şiddetin önüne geçeceğiz diye erkekler hakkında olur olmaz bahanelerle uzaklaştırma kararları verilmiş, ancak evden uzaklaştırılan erkek tekrar eve döndüğünde, belki de var olan ufak tefek ailevi sorunlar, daha da müzminleşmiş oluyor. Evden uzaklaştırılan erkek,  karar da yazılan şartlara uymak zorunda ve kadına yaklaşamaz. Fakat uzaklaştırma kararı denilen şey sadece kanuni bir bildirimdir. Pratikte koruyucu bir tarafı yoktur. Uzaklaştırma kararı verildi diye, kadının başında ve evi önünde polis beklemiyor.

Adam kanun kural tanımıyor ve gözü de dönmüş ise hakkında uzaklaştırma kararı verilmesi ve cezasının ağır olmasının hiçbir önemi yoktur. Çok özel durumlar da ve özel kişiliği olan kimselere polis koruması tahsis edilebiliyor ve herkes için polis koruması mümkün değil. Eğer her uzaklaştırma kararını denetlemek için bir polis verilseydi, her yıl belki de yüzbinlerce polis görevlendirilmesi gerekir. Emniyet ve jandarma teşkilatımızın bu korumayı yapacak kadar ne personeli ve ne de ekonomik gücü yoktur.