Toplumda kangren olmuş, sorunların, sağlıklı bir şekilde çözülmesini istiyorsak; önce o toplumun maddi ve manevi değerleri ile çelişmeyecek şekilde kurallar konulmalıdır. Yine de çıkarılan düzenlemeler ne kadar düzgün olursa olsun, pratik de uygulayıcıların da kanunların sadece lafıyla değil, ruhuna da aykırı olmayacak şekilde kararlar vermeleri gerekir.

Ancak bugünkü mahkemeler de uzaklaştırmayı veren hâkimlerin bu kurala tamamen uyarak uzaklaştırma kararları verdiklerini söyleyemeyiz. Şiddet unsuru çok geniş manada yorumladığı için, bir erkeğin karısına bağırması, maddi isteklerini kadının istediği miktar da karşılamaması, cinsel arzuları için ikna ya çalışması ve hatta akşama ne pişirdin, demesi bile şiddet olarak değerlendirilerek uzaklaştırma kararlarının verilebildiğini görüyoruz. Kararların çoğu fiziki şiddet değil, aile içi psikolojik şiddetten dolayıdır. Burada da kadınlar lehine pozitif ayrımcılık yapılıyor. Kadınların kocalarına karşı bağırıp çağırdığında, kocalarının gittikleri yerlere karıştıklarında, erkeğin ailesi ile görüşmelerinde problem çıktığında, kadınlara evden uzaklaştırma cezasının verilmesi gerekir. Ama uygulamada bu sebeplere istinaden kadınlar aleyhine evden uzaklaştırma kararlarının verildiğini pek görmüyoruz.

İstanbul sözleşmesine dayanılarak çıkartılan 6284 sayılı kanun aile içerisinde bir düzen ve denge sağlayacağı yerde, aksine ailenin köküne kibrit suyu dökmüş gibi bir etki yaratmıştır. Evden uzaklaştırılan eşler bir daha uzaklaştırma dönemi sonunda tekrar bir araya gelememişler veya aralarındaki sevgi ve saygı kalmamıştır. Eşler arasındaki fiili şiddet olayları kamu hukukundan sayıldığı için, eğer fiziki şiddetten dolayı bir eş için ceza davası açılmışsa, paraya çevirme falan da olmadığı için, kadın sonradan şikâyetten vazgeçse de, cezasını kaldırmak mümkün olmuyor. Kadın affetse de bu defa kanunlarımız eşlerin yakasını bırakmıyor. Elbette ki ufak bir şiddetten dolayı cezaevinde yatan eş çıktığında, birliktelik yerine boşanmayı tercih ediyor. Onun içindir ki bilhassa büyük şehirlerimizdeki mahkemelerde boşanma davaları da her geçen gün katlanarak çoğalıyor. Bugün basınımızı her gün meşgul eden kadına şiddet ve kadın cinayetlerinin normalin kat kat üzerine çıkmasının en büyük nedenlerinden birisi de İstanbul sözleşmesidir.

Avrupa insan hakları mahkemesinin istikrar kazanmış kararlarına bakarsak, “aile kavramının” sınırlarını çok fazla genişlettiğini görürüz. Mahkeme 2010 yılında verdiği bir kararında “homoseksüel” yani eşcinsel, “gay” erkek erkeğe yaşam, kadın kadına yaşam “lezbiyen” ilişkilerini aile hayatının bir türü olduğunu, aynı evde istikrarlı bir şekilde birlikte yaşayan hem cinslerin, nikâhlı veya nikahsız yaşayan farklı cinslerin ilişkilerini de aile hayatı kavramının içine girdiğini kabul etmiştir. İstanbul sözleşmesi, eskilerin deyimi ile mezhebi çok geniş bir aile düzenini kabul etmiştir. Sapık birlikteliklerin her türlüsünü “aile” kavramı içinde mütela ederek, ailenin kutsiyetini de ortadan kaldırmıştır.

Bugün Ankara Barosunun, sapık ilişkilerin haram ve günah olduğunu basın önünde ifade eden sayın diyanet işleri başkanımızı  şikayetinin altında AİH Mahkemesinin bu kararı ve bu kararı baz alınarak hazırlanan İstanbul sözleşmesinin 3-4 ve 12. Maddeleridir. AİH Mahkemesi “özel hayatı” tarif ederken “özel hayat kişinin cinsel hayatı ve cinsel eğilimleridir.” Şeklinde tarif ederek herkesin özel hayata saygı göstermesi gerektiğini istiyor. Yani, Bursa da pek görmemekle birlikte, bilhassa büyük şehirlerimiz de gençlerin yürüyüş ve protesto hareketlerinde ellerindeki pankartlar da yazılı “LGBT” yani lezbiyen-gay , biseksüel-transeksüel” ilişkilerini ifade eden ve İstanbul sözleşmesinin kabulünden sonra ülkemizde de dernekleşen, bu örgütler hep İstanbul  sözleşmesinin eseridir. Bu cinsel birliktelik ve sapkınlıkların kaynağı da bu sözleşmedir. Ve bu sözleşmeyi de bizim halen bugün iktidar da olan hükümetimiz meriyete koymuştur. Baş harfleri “LGBT” olan bu kelimedeki kavram ve manaların neler ifade ettiğini bilerek veya bilmeyerek imza koyanların, bu millete karşı sorumlulukları çok büyüktür. Yoksa bu sözleşme, o günkü iktidar tarafından fantezi olsun diye mi imzalandı? Bu husus da muamma. Ancak İstanbul sözleşmesinin son zamanlarda hükümetin başına büyük dertler açtığı da unutulmamalıdır. Umuyorum ki hükümet yaptığı hatayı anlar da, eninde sonun da imzaladığı bu sözleşmeyi iptal eder.