Yine AİH Mahkemesi özel hayatı tarif ederken “özel hayat kişinin cinsel hayatı ve cinsel eğilimleridir.” İbaresini kullanır. Kişinin cinsel hayatı terimi içine, aile hayatımız ve karı koca ilişkileri girer. Bu ilişkiler fıtrat icabı doğuştan insanlara verilmiş başkalarının ilgi alanına kapalıdır.  Ancak cinsel eğilim  tabiri ise, sonradan dış saiklerle kişilerin sahip oldukları yaşam biçimleridir. Kaynağı nefsi emmare dediğimiz, insanı kötü yollara sevk eden saiklerdir. Sosyal çevrenin sonradan dayattığı davranış biçimleridir. Cenabı hak ayeti kerimesinde “    Ey insanlar! Bizi sizi bir erkekle bir dişiden yarattık” ilahi muhatabına taban tabana zıttır. Kişinin yaşadığı  sosyla çevreden edindiği bu sapık eğilimler de “özel hayat” olarak kabul edilip, diğer bireylerinde bu eğilimlere sahip olanlara saygı gösterilmesini istenir.

Son zamanlarda çeşitli vesilelerle düzenlenen bilhassa kadın platformlarının yürüyüşlerinde, kadın ve kadın görünümlü bazı zevatın taşıdığı pankartlar da “vücut benim vücudum, istediğimi yaparım, kime ne?  Gibi yazıları çokca görürüz.  Tamamen özgür ve özgür iradenin dışa vurumu gibi görünen bu dövizlerin kaynağı, o kişinin kendi hür iradesinin sonun da şekil bulan bir sonuç değildir.  Tamamen o kişinin yaşadığı sosyal çevrenin etkisiyle oluşmuştur. Yani kişinin kendi akıl sürecinden geçerek kazandığı bir davranış biçimi değildir. Lügatimiz de bazı kelimeler vardır ki, kelime olarak, içeriklerine kutsallıklar ve büyük manalar atfedilir. Hürriyet, eşitlik, hümanizm vs. gibi cümle içinde bu kelimeleri kullanmanın pek önemi yoktur. Önemli olan bu kelimelerin içini nasıl doldurduğun ve yüklediğimiz manalardır. İşte AİHM Mahkemesi, kişisel özerkliğin, tanımını yaparken “bireyin vücuduyla ilgili tercihleri yapma hakkı”  olduğunu, yani bir kadının bir kadınla veya bir erkekle, yada her iki cins ile birlikte biseksüel” birliktelik kişisel özerklik olarak kabul etmiştir. Mahkeme bu ilkeleri sadece kararlarında belirtmemiş. AİHM Mahkemesi mevzuatlarını kabul etmiş ülkelere de, bu tarifler de yazılı eylemlerin devletler tarafından  korunmasını, aleyhine yapılan müdahaleleri de cezalandırması gerektiğini salık vermiştir.

Sonuç olarak, Türkiye  tarafından 2011 yılında kabul edilerek yürürlüğe konulan ve AİH Mahkemesinin müktesebatını içine alan İstanbul sözleşmesi iç hukukumuzda  Müslüman Türk insanını bağlayan bir kanun haline dönüşmüştür. Bazı maddeleri de şöyledir;

MADDE 3/b Bendi : “Eşler (karı-koca) ve partnerler (Kadının birlikte yaşadığı veya erkeğin birlikte yaşadığı erkek arkadaşı) arasında” ifadesi kullanılarak bu şekilde yaşayanlara da uygulanacak şiddet kavramını kapsamına alıyor. Kısaca bu maddeye göre evli bir erkek yaşadığı eşini başka bir erkekle yaşadığını ve bir yatak da yakalarsa, eğer kadının rızası varsa; yasal eş, kadının partneri olan erkeğe fiili saldırıda bulunursa bu saldırı aynen, aile içinde erkeğin kadına fiili saldırısı şeklinde kabul edilerek buna göre cezalandırılmasını içerir.

MADDE4/3 Bendi: “İş bu sözleşme hükümlerinin …….. cinsel tercih (Homoseksüel – Biseksüel) veya başka statüler  temelinde her hangi bir ayrımcılık olmaksızın taraflarca güvence altına alınmıştır. Bu maddeye göre de bugün piyasada gördüğümüz cinsel sapıklıkları yaşadıkları bu hayatı devletin kanunların ve buna çıkarılarak oluşturulan tüzük ve yönetmeliklerce korunarak güvence altına alınması gerektiğini ifade eder.

MADDE12/1 Bendi: …….. Kadınlar ve erkekler için alışılagelmiş rollerin (karı-koca ilişkilerinin) bulunduğu düşüncesine dayanan önyargılı örf ve adetleri, gelenekleri ve her türlü  (Dini) farklı uygulamaların kökünü kazımak için kadınlara ve erkeklere ilişkin sosyal ve kültürel davranış modellerinin değişimini sağlamak  için gerekli tedbirleri alır. Bu madde ise kısaca toplumdaki cinsel sapmaların örf,adet,din ve gelenek gibi kavramları kullanarak aşağılanmasını caiz görmez ve hatta ahlak ve din gibi kutsal değerler kullanılarak bu sapık ilişkiler, toplumda kazınmaya çalışılamaz. Bu sapıklıkların devamı için devlet gerekli tedbirleri de alır.