Âlemlerin Rabbi olan, her şeyi yaratan Allah, insanları da kendisine halife olarak yarattı. Her bir insanı bir onur, bir kişilik yani izzet-i nefis sahibi olarak yarattı. İnsanın Onuru kutsaldır. Hiç kimse bir başkasının onuru kırmaya hakkı yoktur. Bu açıdan kul hakkı nedir diye sorulursa herhalde ilk bunu söylerdim; “insanın kişiliğini zedeleyen, yani onur kırıcı, yani izzet-i nefsini ayakaltına alan, alay konusu eden, küçük düşüren hareketlerdir” derim. Bu ister kendi nefsine olsun, isterse başkasına olsun fark etmez.  Bir insanın kendisine bile bu tür haksızlıkları yapmaya hakkı yoktur. Kendi kendisini küçük düşüremez, alay konusu haline getiremez, kişiliğine hareket etmez ve ettirmez, böyle bir hakkı yoktur çünkü Âlemlerin Rabbi olan Allah hiçbir insanı böyle yaratmamıştır. 
Onur kırmanın hiçbir haklı gerekçesi yoktur. Bir insan başka bir insanın izzet-i nefsine dokunacak hakaret veya hareket yapmamış ise diğer hataların veya yanlışların büyüklüğü de önemli değildir. Bilerek yapılan yanlışların cezası hata yapan kişinin onurunu kıracak şekilde olamaz. Yani kişiye idam cezası verilse bile, bu ceza onu kırıcı şekilde uygulanmaz. 
Allah her bir insanı özel bir nefis ile, kişiye has bir şeref ile yaratmıştır. İnsanı insan yapan en başta bu izzet-i nefsidir. Allah (c.c) indinde kıymetli olan da budur. İzzet-i nefsi olmayan bir insan ya delidir ya ölüdür.Onur kırmamak için çok dikkatli olmak gerekir, çünkü onuru kırılan bir insan edebinden ya da korkusundan karşılık vermezse bile insanın Rabbi olan Allah bu tür haksızlıkların cezasını çok da ertelemez. Bu noktada anlamlı bir hikâye paylaşayım: 
“Geçmiş zamanlarda bir derviş berbere gelmiş ve saçını usturaya vurmasını istemiş.  Berber usturayı alıp dervişin saçını kesmeye başlamış, bir tarafı bitirmiş diğer tarafa başlayacakken, kabadayının biri içeri girmiş, dervişin kafasına bir tokat patlatmış ve “kabak kafa kalk ben tıraş olacağım” demiş.  Derviş sesini çıkarmamış, “sövene dilsiz, dövene elsiz olmak gerek” diye içinden geçirmiş ve koltuktan kalkıp yana geçip beklemiş. Kabadayı adam bu kez sözlü olarak dervişi taciz etmiş, kabak kafa o tarafa, kabak kafa bu tarafa diye devam etmiş hakaretlerine. Derviş tüm bunlara tek kelime etmeden sabırla beklemiş. Kabadayı işini bitirip son kez dervişin kafasına tokat atıp berber dükkânından çıkmış. Daha adımını dışarıya atar atmaz, hızla gelen bir araba fren yapamadan kabadayıya çarpmış, kabadayı yere düşmüş kafası taşa çarpıp yarılmış ve oracıkta can vermiş. Berber şaşkın şaşkın olaya bakmış ve derviş dönüp demiş ki “ey derviş bu karşılık biraz ağır olmadı mı?” Derviş “ Vallahi ben o adama hiç kızmadım, imtihandır dedim, sabır gerekir dedim, hatta hakkımı peşinen helal ettim, ancak Kabak kafanın da bir sahibi var, o gücenmiş olmalı.”
Yunus Emre ne güzel de demiş;
Olsun be aldırma Yaradan Yar’dır
Sanmaki zalimin ettiği kârdır.
Mazlumun ahı indirir şahı.
Her şeyin bir vakti vardır… 
Arkadaşlık, dostluk, iş yeri, kardeşler, eşler ve anne-babalar ile çocukların da bu konuda dikkatli olmaları gerekiyor. Çoğu kez farkına varmadan bu hataya düşebiliyoruz. Anne babaya gerekli saygıyı göstermezsek onur kırıcı oluruz. İşyerinden iş arkadaşlara veya çalışanlara gerekli saygıyı göstermez ve mesafeyi korumazsak, yönetici olduğumuz personelin hatalarından dolayı verdiğimiz cezalara veya söylediğimiz sözlere dikkat etmezsek, onur kırıcı oluruz. 
Eşler arasında da bu durum çok önemlidir. İnsanlığın yaradılışından bu yana bir birine en yakın iki insan elbette eşlerdir, yani karı ve kocadır.  Bu yakınlık beraberinde güven getirir. Saygı getirir. Bu güveni ve saygıyı sarsmak en kötü davranış olsa gerektir. Tabi şu var ki, her çift ille de birbiri ile anlaşmak zorunda değillerdir. Her çift uyumlu olmayabilir, bu durumda ayrılmak daha doğru olabilir ancak böyle bir durumda bile biri ötekinin onurunu kıracak davranış ve hareketlerde bulunma hakkına sahip değildir. Beraberlik bitene kadar karşılıklı haklar sonuna kadar korunmalıdır. Hatta boşandıktan sonra, ister kötü bir ayrılık olsun isterse iyilikle bitmiş bir evlilik olsun; beraber geçen dönemde, yaşanan iyi ve kötü şeyleri, dile getirmemeli, unutmalıdır. Birbirlerine karşı “koz” gibi değerlendirmemelidir. Geçmişte kötü de olsa eşlerin birbirleri üzerine hakları oluşmuştur ve bu hakları ölüme kadar muhafaza etmek zorunluluğu vardır. Bu hem insanlığın gereğidir, hem de kul hakkıdır.
Ve çocuklar…çocuklarımıza karşı gereken ilgi ve alakayı göstermekle beraber, onlarında onurlarını kıracak davranışlardan kaçınmalıyız. Bazen terbiye etmek adına onları rencide ediyor olabiliriz. Hele toplum içerisinde, ya da arkadaş çevresi içerisinde onlara bağırmak, kötü söz söylemek, küçümsemek gibi davranışlar çocukların onurlarını ziyadesi ile kıracaktır. Okul ve hayattaki başarılarına etki edecektir. Yermek yerine övmek, azarlamak yerine doğruyu göstermek, küçüksemek yerine, başarılarından bahsetmek elbette çok daha doğru olacaktır. Merhamet ise çocuklara gösterilen en büyük ilgidir. Peygamber efendimiz, “merhamet etmeyene merhamet edilmez” diyerek kendi çocuklarına sevgi ve merhamet ile yaklaşmayan büyüklere merhamet gösterilmeyeceğini buyurmuştur.
İnsanın İzzet-i nefsi kutsaldır, kimsenin bu kutsalı ayaklar altına almaya, çiğnemeye hakkı yoktur. Lütfen dikkatli olalım…