Türkiye, kadına şiddetin önlenmesi ile ilgili yasal düzenlemeler konusunda büyük adımlar atmış bir ülke. Birleşmiş Milletlerin “Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Yok Edilmesi Sözleşmesi” yani CEDAW’ı tam 32 yıl önce 1985 yılında imzaladı.

2011 yılında ise, “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi”, bilinen adıyla “İstanbul Sözleşmesini” ilk imzalayan ülkelerden oldu.

Ancak yasal düzenlemeleri getirmek kadar bu düzenlemeleri uygulayabilmek ve yaşanan aksaklıkları gidermek suretiyle işleyen bir sistemi hayata geçirebilmekte son derece önemli bir sorumluluk.

             Özellikle kadına karşı şiddetin önlenmesi için yapılan bu çalışmalara rağmen her yıl kadınları hedef alan şiddet artıyor. Neden diye sormaktan yorulduk.

Her şeyden önce kadının insani haklarının ihlaline yönelik problemlerin çözümünde samimiyet gerektiğine inanıyorum. Bu samimiyet, kararlılıktır. Sorun; Türkiye’nin taraf olduğu sözleşmeler ve çıkarılan kanunlarla ilgili uygulama kararlılığının olmaması.

Türkiye’de kadına şiddeti engelleme çalışmalarının gündeme gelmesi için sansasyon yaratan cinayetlerin kamuoyunu derinden sarsması gerekiyor. Aksi halde kadın hakları ihlallerini nasıl çözelim tartışması yok, arada bir sesi çıkan STK’lar da olmasa…

Ne kadar iyi kanunlar yapılırsa yapılsın bu zihniyet değişmediği sürece ne yazık ki bu kanunlar kağıt üzerinde kalıyor.

Belki buna en iyi örnekte İstanbul Sözleşmesidir. Türkiye’nin ilk imzacı olmasında, Nahide Opuz davasında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 2009 yılında verdiği mahkumiyet kararı etkiliydi.

Nahide Opuz davası, AİHM tarihinde kadına yönelik şiddet suçuyla ilişkili verilen ilk mahkumiyet kararıydı ve Türkiye, AB sürecinde prestijini yükseltmek zorundaydı. Bu sebeple hiçbir pürüz yaşanmadan oy birliğiyle mecliste kabul edildi. Yani sözleşmenin imzalanışı da, o zamanki vaziyeti idare çabasının ürünüydü. Bu yüzden sözleşme onaylanırken mevcut olan net tutum, işlerlik kazanması söz konusu olduğunda sürdürülemedi.

Yine İstanbul Sözleşmesi, ‘’toplumsal cinsiyet’’ kavramının Türk aile yapısına zarar verdiği görüşü hakim olduğu için de yeterince uygulama alanı bulamıyor. Ancak bir revize çabası da söz konusu değil. Öteleniyor , yeniden gündeme alınacak… Ama ne zaman.

Şiddetle mücadele sadece hukukî bir sorun da değil, konunun psikolojik, sosyolojik, ekonomik, ahlaki ve kültürel boyutları da var. Bu açıdan tedbirleri uygulayacak ve denetleyecek kurumların iyi işletilmesi gerekiyor. Birilerinin işini iyi yapması için, yasa ve sözleşmeleri tanıyan makamın bu konuda inançlı bir tutum göstermesi lazım. En çok ihtiyacımız olan şey bu.

Artık hepimiz yalnızca yasal düzenlemelerle şiddetin bir an da ortadan kaldırılamayacağının farkındayız ancak her şartta, yasal düzenlemeler ve  söz konusu alanla ilgili yaklaşımlarnet bir biçimde ortaya konulur ve sürdürülürse, işlerin daha farklı yürümeye başlayacağına inanıyorum.

                                                                                  Av. Zehra Nur DALGIÇ