Göç, insanların bulundukları yerden ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel nedenlerden dolayı başka bir yere hareket etmelerine verilen genel bir ad.

Türkiye’de göç olgusu, 1950’li yıllarda sanayileşmenin etkisiyle ve kentleşmenin ortaya çıkmasıyla hız kazandı. 
Tarım devriminden Sanayi devrimine geçişin etkisi insanları ve insanların yaşamlarını etkiledi. 
Tarımda makineleşmenin ortaya çıkardığı İşsizlik, insanları kentlerde ortaya çıkan yeni iş olanaklarından dolayı kentlere göç etmeye zorladı.
Ve 80’lerden sonra hızlı bir göç dalgası gelişti ve kentlere yığılmalar oldu. 
Kentlere yönelen bu göçler birçok sorunu da beraberinde getirdi hiç kuşkusuz.
Kentte doğanlar ile kente gelenler arasında önemli farklılıklar oluştu başlangıçta.
Kentte doğanlar kente sonradan gelenlere başka bir gözle bakar oldu.
Oysa kentin gelişiminin mayasıydı bu dışarıdan gelenler…

* * *
Önemli olanın kentte doğmak değil, kentli olabilmek olduğu sonraları anlaşıldı.
Kentli olabilmek; kent yaşamının getirdiği “toplu yaşam” ilkelerini benimseyip uygulanması ile olabilecek bir durumdu. 
Kentte doğmak değil, kentli olabilmekti asıl önemli olan.
Kentli insan; kentin tarihine sahip çıkan, kentte yaşanılan sorunlara karşı duyarlı olabilen insandı.
Kentli insan, kentin ekonomik ve sosyolojik açıdan kalkınabilmesi için uğraş veren, merkezi yönetim yahut yerel yönetimlerce yürürlüğe konulan kuralları uygulayan insandı.
Başkalarına zarar vermemek, trafikte karşısındakilere saygılı olmak, olur olmaz korna çalmamak, asker uğurlamalarında, düğün konvoylarında memleketi ayağa kaldırmamaktı kentli olmak. 
Ve yüksek katlı, güvenlikli, havuzlu sitelerde oturmak yahut lüks araçlara sahip olmanın kentli olmaya yetmediği açıktı.
Kentli olmak, bireysel çıkarların yerine toplumsal yararları ön planda görebilmekti. 

* * *
Kuşkusuz çoğumuz çocukluğumuzun ve gençliğimizin geçtiği mahalle ve sokaklarını belleğimizde kaldığı gibi yaşamasını arzularız.
Ne ki, 3 milyona iş ve aş sağlayan devasa bir sanayi Anakentindegereksinimden ortaya çıkan ‘Kentsel Dönüşüm’ adını verdiğimiz yapılanmalar, dönüşümler kaçınılmazdır.
Ve bu çağdaş kent olma yolunda gereklidir de…
Nostaljiye takılıp, ‘Eski bilmem nereliler’ diye guruplar, platformlar oluşturmanın anlamsızlığı da açıktır.
Çünkü dönüşümler, yeni bir yapılanmaya, daha insanca ve çağdaş yaşamaya, ortak ve etik değerleri korumaya olanak sağladığı sürece elbette bu gereklidir ve kaçınılmazdır da.
Bu hiç kuşkusuz sosyo-ekonomik gereksinimlerden doğmuştur.
Ve bu niteliksiz ve plansız yapılanmaya, deprem riskine ve göçlerle oluşan farklı etkin gurupların gettolaşmasına karşı da bir gerekliliktir.
Bursa yıllar önce seçimini yapmış ve ‘Sanayileşerek kalkınma’ yolunu seçmiştir.
Kuşkusuz bunun çevreye karşı bir takım olumsuzluklar ve trafik sorunları yarattığı durumlar da ortadadır.
Asıl olan, Bursa’nın eski küçük, yeşil geçmişine özlem duyup, hayıflanmak yerine, dönüşümün ortaya çıkaracağı olumsuzlukları minimuma indirmeye katkı sağlamaktır.
Önemlisi, 3 milyon insana iş ve aş sağlayan bu kentte doğmuş olmak ile övünmek değil, bu kentli olabilmek, dönüşebilmek, ortak bir kent kültürü oluşturulmasına katkı koymak değil midir?