Türkiye’de gündem ve olaylar o kadar hızlı gelişiyor ki, insan bu hızlı değişim karşısında kendisi için çok önemli olan mukaddes gün ve gecelerini bile unutuyor.

Çoğumuz pandemi, Libya, Suriye, Ege Denizi vs. gibi gündemler içinde, dertlerimizle ve ekonomik gündemlerimizle mücadele ederken, yirmi ağustosta idrak ettiğimiz ve biz Müslümanlar için öteden beri kabul ettiğimiz, hicri takvimin başladığı, muharrem ayımızı unuttuk. Nasıl unutmayacağız ki, kendi akılsızlıklarımız, sorumsuzluklarımız yüzünden, bizzat kendi hatalarımız nedeniyle, toplum hayatında karşılaştığımız dertler nedeniyle, hayatımız, kutsal değerlerimiz allak bullak oldu. Kendi başımıza açtığımız dert ve gaileler yüzünden maneviyatımızda ve manevi değerlerimiz de yok olma arifesinde.  Ama,  Müslümanlar olarak hatalarımızdan dönme ve onları düzeltme yönünde en ufak bir çaba göstermiyoruz. Ülkemizin ve insanlarımızın başına gelen bunca felaket ve musibetlerden ders almadığımız gibi sorumluluğu dış güçlere veya başkalarına yükleyerek sorumluluktan kurtulmaya çalışıyoruz. Kendi suçumuzu karşımızdakine atarak gönül huzuru bulamayız.  

Müslümanlar için aslında bu tür aylar ve günler bulunmaz bir nimettir. Önümüze kurtuluşun altın tepsi de sunulduğu fırsat günleridir. Bugünleri ihya babında Müslümanlar bir önceki yılın artı ve eksilerini iyi ve kötü amellerini İslam masası üzerine yatırırlar, yeni yıl için daha iyi kulluğun yollarını arayıp yapılması ve yapılmaması gereken amelleri tespit ederler.

            Zira yaşadığı hayatın ve ömrün hesabını kitabını yapmayan, sonunda ipin ucunu kaybederek müflis tüccar durumuna düşer. Peygamberimize müflis kimdir? Diye sorduklarında “Kıyamet günü nizam kurulduğunda sevabından çok günahı olan kimseye denir” buyurdu. Onun için her Müslüman kıyamet günü müflis duruma düşmemesi için hicri yılbaşının başladığı muharrem günlerinde dünyadaki mizan terazisini kurarak, ibreyi artıya çekmesi gerekir. Bunun teşekkülü içinde gelecekteki yaşantısını daha hayırlı ve islamın istediği şekilde bir mecraya sokma gayreti içine girmek gerekir.

            İslam dini en son ve en mükemmel kuralları içeren, insan fıtratına uygun son dindir. Zaten cenabı Hak ayetinde “Ben size en son din olarak İslami seçtim” buyurmuştur. Bu dinin peygamberi Hz. Muhammet (SAV) de en son peygamberdir. En son olmak da beraberinde mükemmellikleri de getirir. Onun içindir ki Medine İslam Devleti’nin ilk günlerinde Müslümanların kullandığı bir takvim yoktu. Miladi takvim Hıristiyan dünyasına has bir takvim olduğundan, onlara benzememek ve taklit etmemek açısından kullanılmamış ve zaten de ihtiyaç hissedilmemiştir.

            İslam dini en son semavi din olup tek bir kişi, Hz. Muhammed (AS) ile ilk adımlarını atmıştır. Gerçi peygamberimiz devrinde ve ondan önce tevhit akidesine inanan Müslümanlar tek tük de olsa Ortadoğu coğrafyasında yaşamaktaydılar. Ama Allah Resulünün yaşadığı Mekke toplumunda tevhit kaynağı kurumuştu. İnsanlığa ışık saçacak bu ilahi kaynak, zamanla çoğalarak neşvü nema bulmuş, ulu bir çınar ağacı haline gelmiştir.

                 Peygamberimizin Mekke devri bir cemaat mesafesinde idi. Ticaret, pazar, piyasa, yaşam biçimleri devrin ileri gelenleri tarafından tanzim ediliyordu. İçe dönük kapalı bir ekonominin çarkları işliyor, ilave düzenleme ve müdahalelere gerek duyulmuyordu. Medine’ye hicretinden sonra da  site devleti şartları işliyor, nüfus yoğunluğu çok az olduğundan, serbest piyasa şartları içinde ekonomi işliyordu. Müslümanların zihinlerine zerk edilen helal-haram karzıHasene vs. gibi uygulamaları sonucu yine piyasa şartlarında olağanüstü bir değişiklik görülmedi.