Peygamberimizin vefatından sonra 4 halifeler devrinde topraklar genişlemiş, hele hele Hz. Ömer(RA) zamanında İslamiyet çok uzak şehir ve beldelere kadar ulaşmıştır. Bu büyüme ile birlikte  teknik sorunlarda baş göstermeye başlamıştır. Örneğin bizzat Hz. Ömer(RA)’A çözüm için getirilen alacak borç senedindeki ödeme tarihi muharrem ayı yazmakta, alacaklı bu muharremi içinde bulundukları muharrem ayı olduğunu iddia etmekte, borçlu da gelecek senenin muharrem ayı olduğunu iddia etmiş, sonuç da çözümsüzlük doğmuştur. Yine yeni fethedilen şehirlere gönderilen valilere giden emirnamelerde talimatlarda sene yazılmadığı için, hangisi önce, hangi talimatın sonra geldiği hususlarında anlaşmazlıklar baş göstermiştir. Bunun üzerine Hz. Ömer (RA)’IN hilafeti zamanında Medine’de meclis toplandı. Hz. Ali (RA)’IN teklifi üzerine peygamberimizin (SAV) Mekke’den Medine’ye hicret ettiği Muharrem ayının biri hicri takvimin başlangıcı olarak kabul edildi.

Allah nezdinde bütün gün ve aylar değerlidir. Muharrem ayında, İslam tarihinde ve yüce kitabımızda zikredilen kıssalara dair, önemli olayların bir kısmı muharrem ayında vuku bulduğu  rivayetler de yazılıdır. Hz. Nuh’un (AS) nin tufandan kurtularak gemisinin karaya ayak basması, Hz Yunus (AS) nin balığın karnından kurtularak yeniden hayata dönmesi, Hz. İbrahim AS nin nemrut tarafından ateşe atıldığında cenabı hakkın ayeti kerimesinde belirttiği “Ey ateş İbrahim’e karşı soğuk ve selamette ol” hitabının vukuu ve Hz Adem AS ile Havva validemizin dünyaya teşriflerinden sonra Arafat da  birbirlerinin kavuşmaları ve nice olaylar hep muharrem ayı için de vukuu bulmuştur. Cenabı hakkın yüce kitabında ayrıntılarını anlattığı bu kıssaları, günümüz Müslümanı sadece tarihten bir kesit ve tarihi bir hadise olarak okuyup algılamaktadır. Bu hadiseleri ibret gözüyle okuyup akıl süzgecinden geçirse ve tarihi hadiselerin geçtiği bu olayları günümüze uyarlasa, ifade ettikleri mana ve kavramları daha iyi yorumlayabilirler.  Cenabı hak bazı hikaye ve kıssaları, sırf nesilden nesile anlatılsın, anlatırken de, göz yaşları dökülsün diye göndermemiştir. Kaldı ki , kuran da anlatılan ve peygamberlerin başından geçen kıssa ve hikayelerin nerdeyse tamamı Tevrat ve incil daha önceden gönderilen ilahi kitaplar da  birbirine yakın olarak anlatıldığını görürüz. Gavur dediklerimizle aramızdaki  fark; onlar inandıkları kitaplarındaki bilgileri Allah’ın kendilerine verdiği akıllarıyla okuyup yaşadıkları çağa ve zamana uyarlamışlar. Biz Müslümanlar kitabımızı sadece hislerimizle okuyup bu hikayeleri sözde din adamlarımız naklettikçe göz yaşı dökerek dinledik. Onun içinde gavur dediklerimiz Hz. Nuh kıssasından esinlenerek okyanusları aşacak gemi tekniklerini icat ettiler. Hz. Yunus kıssasından insanoğlunun balıklar gibi suyun altında da yaşayabileceği hayalini günümüze taşıyarak, denizlerin yüzlerce derinliğinde yüzlerce insanın yaşayabileceği deniz altılarını keşfettiler. Belki de ileri de okyanus altlarını da  insanların yaşayabilecekleri şehirler inşa edilebilecek çalışmalar içindeler. Hz. İbrahim’in ateşte yanmama hadisesi üzerinde akıl yorarak, bu alemin imkanlar alemi olduğunu ve bu alem de cereyan etmiş hadiselerin de mümkün olduğunu kabul ederek ateşte yanmayan elbiseleri imal etmişlerdir. Şöyle elimizi vicdanımıza koyup da bir düşünelim! Bugün iki milyarlık bir İslam alemi olarak insanlığın hayatını kolaylaştıracak hangi buluşlara imza atabildik? Hangi bilimsel çalışmaları  yaparak, ekonomi, felsefe, edebiyat vs. alanlarında dünya da kabul görecek ürünler ortaya koyabildik? Şöyle bir düşünelim gavur dediklerimiz icat ederek insanların hizmetine sundukları icat ve alet edevatı tedavülden  kaldırırsa islam aleminin hali ve hayatı ne hale gelir?.Hiç düşündük mü.