MİNİK BİR BEDEN NEDEN DÜŞMÜŞTÜ MAHPUSA?

‘’En zor yerini anlattım zaten amca. Devamında beni alıp buraya getiriyorlar, kira, fatura, ısınma derdi yok baksana. Neden şikâyet edeyim ki? Sabahki kahvaltıyı görmedin mi sen yoksa? Üç beş parça tahta satıp 1 ekmek satın alabilen ben, artık hiç çalışmadan her sabah ister kuru ister ıslak ister kırıntı şeklinde ekmeğe bedavadan sahip olabiliyorum. Neden üzüleyim ki burada olmaktan? Ekmek kırıntısı elden, şebeke suyu devletten. Ha, buraya nasıl geldiğimi anlatmadım sana gerçi amca. Soğuk bir kış günü, üzerimde yırtık pırtık, delik deşik bir hırka  ile yürüyordum sokaklarda. Ellerimde tahta parçaları vardı, satmayı bekliyordum. Bizim meslekte kış mevsimi mükemmel ötesidir. Şarıl şarıl akar burunlar, dakika başı hapşurur abiler ablalar. Elimde kıymıklı tahtalar ile çıktım yürümeye başladım sokaklarda ama kimsecikler yoktu. Çok erken çıkmışım galiba dışarıya, daha, hava tam anlamıyla aydınlanmamıştı. Neden sonra bir tatlıcı dükkânı gördüm uzaklarda. Parıl parıl parlayan tabelası, ışıldayan süslemeleri, renkli kapısı, taptaze tatlıları ile muazzam gözüküyordu. Evde kahvaltı yapmamıştım o gün, eee zaten bizim evdeki kahvaltı sofrası mahpus açık büfesi kadar gelişmiş değildi ki. Mahpustaki gibi kurusundan, ıslağından, bir aylığından ekmekler yoktu bizde. Anam babam işsizdi, ısınmak için çöpten buldukları kartonları bir varilin içinde salonun ortasında yakar, geceleyin ateşin etrafında uyurduk tüm aile. Şükret abi, bizim mahpusta sınırsız içebileceğimiz şebeke suyumuz var. Anam babam işsiz olduğundan faturaları ödeyemezlerdi. Evde hiçbir zaman su olmazdı. Cami ile ev arasında yarım saat mesafe vardı, gider oradan bidonlara su doldurur gelirdik, idareli içerdik onu.’’

Şaşkın, nemli, ağlamaklı gözlerle hikâyeyi takip eden ihtiyar amca titreyen çenesini kontrol edip lafa dahil oldu; “Rengarenk kapılı, ışıklı süslemeli, taze taze tatlılara sahip olan o dükkânda ne oldu peki evlat?’’

“O dükkân mı? E işte o dükkân sağ olsun beni buraya gönderdi ağabey. Tanrı bin kere razı olsun o dükkân sahiplerinden. Uzaktan gördüğüm o tatlıcı dükkânı çok albenili gözüküyordu. Mendillerin ağırlığı, ufacık ellerimi titretmişti. Soğuk havayla birleşen boş mide beni bitap düşürmüştü. Biraz daha yaklaştım dükkâna, ışıklı süslemeleri izledim, görmemiştim ki böylesini. Işıl ışıl ışıldıyordu, sevgiye muhtaç kalbimi ısındırıyordu ışıklar. Bizim evimizi düşündüm, böylesine ışıklar asla olmazdı bizlerde. Geceleri karanlıkta oturmayalım diye mum yakmamız gerekiyordu. Sabahları babam dışarı çıkar, Hristiyan mahallelerinde gezinir, birkaç arkadaşı ile buluşurdu. Çok sağlam arkadaşlıkları vardı babamın, gavur deyip geçmemek lazım çok temiz kalpli insanlardı hepsi. Bazı bazı kiliseye giderdi babam, Hristiyan arkadaşları çok aydın birisi olarak görürdü babamı. İnançsız aileden gelen bir adam, sırf arkadaşlarıyla zaman geçirmek için kiliseye gidiyor diye bilirdi herkes. Oysa ki başka amaçlara sahipti babam. Bizim de ışıldayan bir odamız olsun diye yırtık pırtık ceplerine doldururdu bazen mumları kiliseden. Günah olmasın diye 5-10 kuruş bırakırdı parası oldukça. Herkes haç çıkarır ibadet ederken, benim babam oynatırdı ağzını bir şeyler okuyormuş gibi yapıp çıkardı kiliseden.’’

Nemler buharlaşıp uçmuştu, ama boncuk boncuk yaşlar birikmişti gözlerinde yaşlı ihtiyarın. Dayanamadı ve böldü yine hikâyeyi; “Tatlıcı dükkânı oğlum… Neden Tanrı razı olsun o adamlardan diyorsun? Ne oldu anlat şu hikâyeyi artık.’’

Dedim ya, Allah bin kere razı olsun onlardan ağabey. Salonun ortasında çöpten topladığımız kağıtları varilde yaktığımız evden, suları her daim kesik olan o zindandan beni alıp; sıcak, aydınlık, taştan sedirli yataklı bu güzelim mahpusa gönderdiler. Tanrı onlardan razı olmayacak da kimden razı olacak? Ama gelelim tatlıcı dükkanına. Hatırladıkça ısınır kalbim, ne güzel bir yerdi orası… Dükkâna iyice yaklaşmıştım ve tabelayı görür oldum “Özgürlük Pastanesi’’ hiç unutmam bu ismi. Özgürlük tatlı bir şey miydi? Yenir miydi özgürlük, içilir miydi? Nasıldı acaba özgürlüğün tadı? Bunu asla öğrenemeyeceğiz galiba. Birkaç adım daha yaklaşıp fiyatları okumaya çalıştım. En ucuz tatlı 10 dinardı. 25 parça tahta satmam gerekiyordu bir tatlı yiyebilmek için… Ceplerimi karıştırdım, bir taş parçası, yırtık bir mendil kâğıdı ve birkaç demir para. Elime para değince o kadar mutlu olmuştum ki bunu anlatamam. Belki dedim… Belki… Belki birkaç dinar vardır cebimde… Ufak da olsa bir parça tatlı alabilirim. Ama cebimden çıkan sadece 15 kuruştu. Ekmek kırıntısı bile gelmezdi ki 15 kuruşa. Şükürler olsun ey tanrım mahpusta ekmek kırıntısı bedava. Ne güzel şeysin sen mahpushane! Nefes almak bedava, volta atmak bedava, taştan sedirde uyumak bedava!’

Devam edecek...