Boncuk boncuk biriken yaşlar da gitmişti artık, hıçkırıklı birer ağlamaya dönüşmüştü. Yaşından başından utan bre ihtiyar, ağlanır mı hiç bu yaşta, erkek adamsın sen diye müdahale etti koğuştan birkaç kendini bilmez. Kulak asmadan hikâyenin devamını merakla bekledi ihtiyar. ‘’Peki 15 kuruşa alabildin mi bir şeyler?’’ Güzel haberler bekleyerek sormuştu bu soruyu ihtiyar.

‘’Aklını mı kaçırdın amca, hiç olur mu öyle? Mahpusta nefes almak bile ücretsiz, ama dışarıda nefes almanın da vergisini alacaklar yakında, 15 kuruşa satılır mı hiçbir şey? Dönelim hikâyeye. Bir umutla girmiştim içeriye, belki hayırsever biridir de ufak parça bir tatlı verir hayaliyle. Tatlı bir özgürlük umudu, özgürlüğün karşı konulmaz tadı, özgürlüğün berraklığı nasıldı acaba? Yoktu kimsecikler içeride, bomboştu Özgürlük Pastanesi. Yok muydu acaba özgürlük denen şey? Özgürlük sadece dışı ışıklı süslemelerle bezenmiş, rengarenk kapılı ama içi boş bir şey miydi?

Tezgâhta bir parça ısırılmış kek parçası duruyordu, yanında ise boş bir çay altlığı. Anladım ki, dükkân sahibi çayını tazelemeye içeri girmişti. İçimden bir ses; ‘Zıpla ve o kek parçasını yakala!’’ diyordu. Yanlıştı elbet, hırsızlıktı bunu yapmak. Benim hayallerimi çalanlar da hırsız değiller miydi? Okula gitmem gereken yaşlarda beni mendil satmaya mahkûm eden bu sistem hırsız değil miydi? Madem ki büyükler de hırsızlık yapıyor, yumruk kadar ufacık karnını doyurmaya çalışan bir çocuğun hırsızlığı kimi rahatsız edebilirdi ki?

Kendimi bu sözlerle motive etmiştim ve ellerimi uzattım ısırılmış bir parça keke doğru. Ancak boyum çok kısaydı ve tezgâh çok yüksekteydi, yetişemedim. Zıplamak için iki adım geri çekildim, kalbim güm güm atıyordu, nefesimi tutmuştum stresten. Bir iki ve zıpladım, yetiştim tezgaha ve kaptım o parça keki. Ama kaybetmiştim dengemi ve ışıldayan, parlak fayans zemine sırt üstü düşüverdim. Minnacık bir çocuğum ben, benim düşmemden ne ses çıkacak ki? Vay başıma, hay başıma; dükkânın sahibi geliverdi geri. Yerde iki seksen uzanmış ufacık bir çocuk, elinde bir kek parçası yatıveriyor.

‘’Seni gidi hırsız, benim kekimi çaldın ha! Şimdi gösteririm sana gününü, gel buraya ufaklık!’’ diyerek tuttu beni yakamdan havaya kaldırdı. Yırtık pırtık bir tişörtüm vardı üstümde, soğuk kış gününde delik olan her yerinden hava alıyor ve beni daha da üşütüyordu. Güçlü kollarıyla beni havaya kaldıran o tatlıcı, yırtık olan tişörtümü daha da mahvetti ve iyice yırtıldı tişörtüm.

‘’Hırsız değilim ben, param yetmez buradaki hiçbir tatlıyı satın almaya. Tezgahtaki ısırılmış bu keki gördüm, onu satın almak istedim. Isırıldığı için fiyatı daha düşük olur diye düşündüm, al bak 15 kuruşum var. Satar mısınız bana bu keki?’’

Ilımlı bir cevap beklerken karşılığı sağ yanağıma inen bir şamar oldu. Ülkemizde kadına, çocuğa şiddet çok artmıştı babam söylüyordu bunu, o çöpten topladığı gazeteleri okurdu, bilgiliydi. Tecavüz denen bir şey de çok artmış ülkede, o da kadınlara ve çocuklara yönelikmiş. Anlamını bilmiyorum bu kelimenin, öğrenmemek en iyisi dedi babam.

Tatlıcı beni yakamdan tutmaya devam ediyordu. Ben havada asılı dururken, birkaç adım attı tatlıcı kapıya doğru. Sol eliyle beni tutuyordu, kapının eşiğine geldi. Sağ elinin 2 parmağını ağzına götürdü ve güçlü bir ıslık çaldı. ‘’Mehmet, polisi çağır, bir hırsız yakaladım.’’

‘’Oley’’ dedim içimden, polis geliyor. Polis vatandaşı korumakla yükümlüdür, kurtuldum, polis gelip beni koruyacak! Hem ufacık bir çocuğum ben, ne yapabilirler ki bana? Havada asılı kalmak güzel bir duyguydu, tezgâhın arkasındaki aynadan kendi yansımamı görüyordum. İlk defa kendimi görmüştüm, yırtık pırtık tunik ve kumaş pantolon, delik bir ayakkabı ve sağ yanağımda koca bir kırmızı elin izi vardı.

Neden sonra polis girdi içeriye. Hırsızlık ihbarı aldıkları için kalabalık bir ekip aracı ile gelmişlerdi. Özgürlük Pastanesinden içeriye giren polis; bir eli silahında, gözleri fal taşı gibi açık, tetikte hırsızı arıyordu.

‘’Gözünün önünde işte hırsız’’ dedi tatlıcı. ‘’Bu hergele dükkanımdan tatlı çalmaya kalkıştı, ben içerideki odada çay doldururken gizlice girip benim el emeğimle yaptığım tatlıyı çalmaya kalkmış. Çok kıvrak bir adamımdır, tuttum yakasından bırakmadım. Bir tane de şaplak attım yüzüne ki bir daha yapmaya kalkmasın böyle şeyleri.’’

Polis elini silahından çekti ve hırsızı tuttu yakasından yere bıraktı. ‘’Tatlıcı beyefendi, ülkemizde son günlerde kadına ve çocuğa şiddet, tecavüz olayları çok arttı. Üstüne üstlük hırsızlık olayları da zirveye çıkmakta. Halbuki ekonomimiz mükemmel, ne oluyor böyle bilemedim, dünyanın çivisi çıkmış arkadaş.’’

Tatlıcı ve polisin anlamsız konuşmalarına dayanamadım ve tüm gücümü toplayıp lafa dahil oldum. ‘’Abiler, ben hırsızlık yapmaya kalkmadım. Bakın 15 kuruşum var, bu keki satın almak istiyordum ben, suçsuzum. Hem baksanıza bu kek ısırılmış, fiyatı 15 kuruştan fazla etmez, param tek buna yeterdi benim ondan dolayı satın almak için iki adım geriye gittim ve zıplayıp kaptım keki. Diyorsunuz ki ülkede hırsızlık olayları çok arttı. Ben kendi karnımı doyurmak için bu keki almak istedim, açım, kahvaltı yapmadım. Hırsız mı oluyorum bundan dolayı? Ya peki büyükler neler yapıyor? Eğitim hakkımı elimden çaldılar, onların da cezası hapis mi? Ufacık ellerim var ve çalıştırılıyorum, bunu bana yaptıranların cezası hapis mi? Yoksa sadece ufacık bir kek parçasını 15 kuruşa satın almaya çalışmak mı hırsızlık?’’