Yer: Nütopya Zaman: 13 Şubat 666

Bir yokmuş hiç yokmuş,

Bir ülkede ne ararsan yokmuş,

İnsan hakları dipte,

Kadına şiddet zirvedeymiş

 

Hürriyetin esamesi okunmamakta,

Karınlar açlıktan kazınmakta,

Bebekler salya sümük yakarışlarda,

Çocuklar ise okullarda tecavüze uğramakta imiş,

Derken, ülkenin hükümdarı halka kan kusturmakta imiş,

Eğitim kalitesi gitgide yokuş aşağı,

Halk gitgide huni takan bir deliye doğru,

Ülke ise kainat sonunculuğuna emin adım koşuyormuş

 

Hükümdar itibara çok düşkünmüş,

On binlerce altını,

Yüzlerce at arabası,

Milyonlarca uşağı varmış

 

Hükümdarım çok yaşa,

Hükümdarım çok yaşa,

Hükümdarım çok yaşa,

Diyerekten inim inim inlemekteymiş halk

 

 

Develer tellal pireler berber iken, bazı vatandaşlar ağzını açar olmuş. Vatandaşına çok önem veren saygıdeğer hükümdar, yurttaşları kira parası vermesin, fatura ödemesin, bulaşık çamaşır derdi ile uğraşmasın diyerekten konuşanların hepsini kapalı cezaevine göndermiş. Hallerinden çok ama çok memnun gözüken hapishane sakinlerini gören yufka yürekli hükümdar hepsine ömür boyu bedava konaklama hizmetlerinden yararlanabilmeleri için müebbet hapis cezası vermiş.

Hapishane sakinleri formda kalmak için pek bir şey yememişler. Böylece hepsi fazla kilolarından kurtulmuş, adeta birer model gibi fit vücutlara sahip olmuşlar. Halbuki iyi kalpli hükümdarın sunduğu yemek hizmeti, 5 yıldızlı otellerin menüsünü aratmayacak nitelikteymiş.

Dünyada eşi benzeri olmayan güzellikteki mahpusta bazı günlük rutinler varmış. Her sabah erken kalkarmış mahpus sakinleri ve spor niteliğinde onar yirmişer tur volta atarlarmış. Hapishane hizmetlerinin ne kadar gelişmiş olduğundan bahseder, birbirlerine moral verirlermiş. Sonrasında, kahvaltı için demir parmaklıklar ardından çıkarlar, mahpusun açık büfe kahvaltı salonuna giderlermiş. Mahpus yıllarının ilk günlerinde açık büfe kahvaltı menüsünü gören esirler gözlerine inanamamışlar, çünkü hayatlarında bu kadar dolu dolu, bu kadar bol çeşitli bir kahvaltı menüsü görmemişler.

Açık Büfe Kahvaltı Menüsü

  • Bir günlük kuru ekmek
  • Bir haftalık kuru ekmek
  • Bir aylık kuru ekmek
  • Kuru ekmek
  • Islatılmış ekmek
  • Ekmek kırıntısı
  • Sınırsız şebeke suyu

Çatlayıncaya kadar yemiş mahpus halkı. Hele ekmek kırıntıları o kadar lezzetliymiş ki, kapış kapış kapışmışlar.

Mahpusa yeni düşen vatandaşlar, yıllardır burada konaklamakta olan eski mahkumlar ile tanışmışlar. İçlerinde bir çocuk varmış, 10-12 yaşlarında, boyu 140’ı geçmeyen, zayıf ve kendi halinde bir çocuk. Merak etmiş yeni mahkumlar, bu durum hepsinin kafasını karıştırmış.’’Bu yaştaki ufacık bir çocuk bu mahpusta ne yapıyor olabilir ki’’ diye düşünmüşler. İçlerinden en yaşlısı dayanamamış ve gitmiş sormuş mahpusun ufak çocuğuna bir soru;

‘’Senin burada işin ne evladım, ne oldu da düştün buralara? Sen de ağzını mı açar oldun acaba yanlışlıkla? Söyle, çekinme benden’’ diye başlamış söze ak saçlı, sakallı yeni mahkûm amca.

‘’Okumam, yazmam yoktur benim. Nasıl açayım ben ağzımı? Hem açsam da ne derim ki? Anlamam ben baş kaldırmaktan, gazete bile geçmemiştir elime bu yaşıma kadar. Alfabenin bir harfini bile bilmem.

Okula göndermediler beni, tahta sıralara oturup ufak da olsa bir şeyler öğrenmekti hayalim. Çaldılar hayalimi, umutsuz, duygusuz bıraktılar beni çocuk yaşta. Daha 5 yaşındayken başladı benim iş hayatım. Kalabalık meydanlarda topladığım tahta parçalarını satıp birkaç dinar kazandım. Üç beş parça tahta satınca eve bir ekmek götürebiliyordum. Hedefim en az 25 parça tahta satabilmekti her gün. Çünkü o kadar satabilince evime tam tamına dört ekmek götürebiliyordum. Evdeki herkes doyuyordu benim sayemde.’’

Bir an konuşması kesildi minik çocuğun. Demir parmaklıklara gitti gözü, çevirip kafasını taştan sedirden yatağına bir göz attı. İçi burkulmuştu hikayesini anlatırken.

‘’Yorma kendini evlat, sonunu getirmek zorunda değilsin hikâyenin’’ dedi gözleri nem toplamış ihtiyar.

 

Devam edecek...