Çok bilmiş bu çocuk karşısında sinirlenen polis memuru elini havaya kaldırıp; ‘’Ehhh, bir kelime daha edersen atarım seni içeri!’’

Dayanamayıp lafa dahil oldum. ‘’Benim okuma yazmam yoktur ama babam çöp kutularından bulduğu gazeteleri eve getirir. İlk önce tüm yazıları okur, ondan sonra salonumuzun ortasında bulunan varilin içine atar, ailecek ısınırız. Bundan güzel bir keyif yoktur bizim için. Çok bilgin bir adamdır babam, gazete ve dergilerden öğrendi çoğu şeyi. Bazen kitap da buluyor çöp tenekelerinden, ama onları okuyup saklıyor, çünkü kitaplar yakılmaz! Diyor ki bazen babam; ‘’Ülkenin çivisi çıkmış arkadaş, her gün erkekler kadınlara şiddet uyguluyor, eski eşlerini öldürüyor, başlarına bela oluyorlar. Ufacık çocuklara şiddet uyguluyorlar, onlara el kaldırma vicdansızlığını sergiliyorlar’’ Bir kez daha gördüm ki haklıymış babam, bilginmiş gerçekten. Karşımda iki tane adam var, birisi sağ yanağıma şamar attı, diğeri kaldırdı elini ve tehdit etti. Ben de bir erkeğim, ama adam olamadım daha çocuğum. Çocuk kalmak daha erdemli o zaman, büyüyüp sizler gibi potansiyel katil olacaksam.

Ettiğim bu laflar çok ağırlarına gitmiş olacak ki, tuttu yakamdan polis beni ve karakola götürdü. İşte tam 6 ay önce bugün, bu mahpushaneye geldim. Bu taştan sedir benim yatağımdır, bu bitli battaniye benimdir, sınırsız ekmek, sınırsız şebeke suyu, vergisiz doya doya nefes alma hakkı benimdir. 15 kuruşa kek satın almaya çalışırken izin vermediler bana. Ama yıllar boyu bedava konaklama, bedava faturalar, sınırsız ekmek ve su hakkı tanıdılar. Ben 15 kuruşa bunlardan hiçbirine sahip olamazdım ama onlar bana bu imkânı sundular. Bundan dolayı razı olsun Tanrı onlardan. Beni tek üzen şey nedir biliyor musun amca? Özgürlüğü tatmaya çok yakındım, ellerimdeydi özgürlük, ufacık ellerimde sıcacık özgürlüğü tutmuştum, ama tatmama izin vermediler. Tatlı mıydı özgürlük, şekerli miydi? Çikolata denen bir şey varmış, tadı benziyor muydu acaba ona? Meyveli miydi yoksa, karamelli miydi? Çok yakındım özgürlüğe, ellerimden uçuverdi.

 

İhtiyar ne diyeceğini bilemedi. Gözyaşları bir şelale edasıyla akıveriyordu, titreyen çenesini kontrol edemedi.

Tam gücünü toplayıp ağzını açacak oldu ki mahpushanede zil sesi duyuldu. Mahpushane ulusal marşı ziliydi bu, yatakta uyuyan mahkumlar dahil herkes ayağa kalktı, yan yana dizildiler ve hazır ola geçtiler.

Mahpushane müdürü boğazı patlarcasına mahkumlara seslendi. ‘Dikkkattt, ses veriyorum!’’

Yaşasın mahpushane,

Yaşasın bedava ekmek,

Yaşasın konforlu taş sedirlerimiz,

Hükümdarım sen çok yaşa,

Sen yoksan ülkenin hali veba,

Yoktur mahpustan güzeli,

Herkes bir kez buraya gelmeli,

Burada keyifler saraydan güzel,

Mahpus imkanları mahkûma özel,

Dünyanın bütün mahkumları, birleşin!

Dünyanın bütün mahkumları, yiyin!

Dünyanın bütün mahkumları, için!

Dünyanın bütün mahkumları, özgürce koğuşta gezin!

 

Mahpushane müdüründen bir talimat daha;

‘’Rahat’’

İşte bitmişti marş. Göğüsleri kabara kabara söylemişti mahpustakiler marşı.

Ufak yaştaki çocuk yattı taştan sedirine, izledi duvarı gün boyu. Aklında yaklaşıp tadamadığı özgürlük, bir parça tatlı kırıntısının hüzünlü hayali gezinip durdu.

Özgürlük fikirleri aklımızda, hüznü içimizde yankılandı durdu...


SON...